muhammed c. tahiroğlu

seçkin bir kimse değilim

Ufak tefek şeyler

Zihnime ara ara çalınan, ama hiçbir zaman müstakil bir yazıya konu olamayacak, cılız mı cılız, sefil mi sefil şeyler… 

  • iTunes dünyanın en rezil, en nâhoş programıdır. Windows kullanıcısına eziyet etmek için yazıldığı belli. Apple’ın etik olmayan bir stratejisinin ürünü bu program, Windows kullanıcısını, Mac OS’a davet ediyor. Sorarım bu adamlara? Neden bir Windows programını Windows için “native” derlemiyorsunuz? Performansı ve kararlılığı yerlerde sürünsün diye mi? Sürekli bir hayalet diye dolaşsın diye mi? 
  • Yabancı filmlerin Türkiye’de çekilen sahnelerinde neden hep bir yerlerden ezan okunuyor? Bunun son örneğini “Tinker Tailor Soldier Spy”da gördük. Adamlar özellikle nokta atışı yapıp, sabah ezanını seçmişler. Sonra başka Istanbul sahnelerinde bir süre daha ezan duyduk. 2011’de çekilen film bile bu klişeye sahip çıkıyor.
  • Neden Android‘den uzağım? Oysa ne güzel, açık kaynak kodlu, paylaşımcı, katılımcı, her şey serbest! Android’in var olmasını gerekli buluyorum. Böyle bir işletim sistemi olmalıydı. Zaten kendisi ihtiyaçtan doğdu denebilir. Apple’ın ümüğünü sıktığı mobil platformdaki nefes deliğini Android açtı. Ama ey okur, Android’in varlığını desteklemem, kullanıcısı olmamla farklı bir şey. Ben nihayetinde basit bir kullanıcıyım. Elime aldığım cihazın, benim sihirli parmaklarım değmeden de çalışabilmesi lazım. Bana en güvenli, en sınırlı ve en kararlı mobil dünyayı sunması lazım. Genişleme noktalarından sündürme meselesine, bunlar sağlandıktan sonra gelmemiz lazım. İşte Android, daha baştan sündürülebilir ve hatta sünmüş bir şekilde geliyor. Cihaz çeşitliliği, firmware sürüm çeşitliliği, üreticilerin modifikasyonları, geliştiricilerin dağınıklığı vs. Hepsi aslında bir güç olsa da aynı zamanda bir zafiyet. Android’de her şey bedavaymış? Eğer buysa sizi bir platforma teslim edecek espri, buyrun. Yok benim gibi başka şeyler arıyorsanız, orası uygun bir kapı değil. Size iki yol öneriyorum. İlki iOS. İkincisi Windows Phone. Bilmiyorum farkında mısınız, 2012, Windows Phone’un yılı olacak gibi. Nokia’nın bir sonraki olgunlaşmış cihazının iPhone 5’le kafa kafaya çarpışmasını izleyeceğiz. 
  • Bir yetkili, Kartal Eğitim Araştırma Hastanesi’nin misafir otoparkına el atsın lütfen. Kendimi Musul’da, Necef’te falan hissediyorum. Ayrıca, kantinindeki Köfte görünümündeki linyit atıklarını umarım hemşehrilerim yemiyordur. 
  • Eczane‘lerin ABD’de olduğu için marketlerin içine girmesi gerekiyor. Antin kuntin ecza’lar için “nöbetçi eczane” aramamalıyız. Zaten reçetesiz satılan ilacı ne diye eczane görevlisinden istiyorum ki? Gidip deterjan ya da tuz ruhu gibi market rafından alayım. Buna hazır değil miyiz gençler? 
  • Vosvogen, Almanya’nın orta sınıf araç markası. Bilindik hikayedir, bilirsiniz, bizim burada lüks bulduğumuz arabaların orada taksi olarak kullanıldığını. Tamam, bu kısmı geçelim. Bu firmanın TR’de sunduğu donanım paketleri her aklıma geldiğinde sinirimi kaldırıyor. Bir ithalatçı düşünün ki, otomatik klima ve hız sabitleyici gibi temel insan haklarından olan iki özelliği, C segmentindeki en üst seviye donanıma koyuyor. Yakışmıyor Ferit usta.
  • Tivibu üzerinden her TV açışımda, ki bu genelde üç ayda bir oluyor, oradaki dünyadan habersiz olmanın ne büyük rahatlık ve ferahlık olduğunu tekrar anlıyorum. Cehâletin keyifli yanları da oluyor böyle. Eskiden istediğin şekilde TV izlemeyi, hayata ait vazgeçilmez bir konfor olarak görürdüm. Askerdeki çoğu erin hayali de odur sorsanız: ayağını uzatıp TV izlemek. TV, gün geçtikçe soğuduğum ve bana artık yakın olmamasını dilediğim bir varlık artık. Elimden gelse, üzerime üşüşmüş, gözle göremediğim lüzumsuz TV ve FM dalgalarını, verici istasyonlarına geri göndereceğim. Ana akım gündemden kopuk olmak, ne büyük bahtiyarlık efendim, ne tarifsiz bir özgürlük.  
  • Köpekler, neden mahallelerine gelen diğer köpeklere karşı öfkeyle havlıyorlar? Koca sokaklarda nasıl bir mülk kanununuz vardır ki orayı paylaşamıyorsunuz. Dahası yabancı köpeğin hiç mi yerleşim hakkı yok? Ya geçerken uğradıysa… Ortalığı velveleye vermeye ne lüzum vardır a köpekler. Her sabah sizin hesaplaşmanızın ortasında kalıyorum ve bıktım şu mahalle baskınızdan.

Guantanamo'da Yedi Sene...

2 hafta önce -

Google-Geçirmez Olmak

İzlediğim bir filmde, “google-proof” deyimini duydum. Medyadan elemanlar, araştırdıkları bir kişinin geçmişini bir türlü öğrenemediklerini söyleyip yakınıyorlar ve hiç bu kadar google-proof adam görmediklerini söylüyorlar. 

Yani google-geçirmez.

İnterneti kullanmak diye bir ayrıcalık, hava, caka ya da fiyaka kalmadı günümüzde. Boyumuza kadar TCP/IP’ye batmış durumdayız. Huzeyfe‘nin yıllar önce çok ferasetli bir projeksiyonla marka yaptığı gibi neredeyse hayat, IP’nin sırtında akıyor (live over IP). 

Bu bataklığa, varlığımızdan bıraktığımız her detay, aleyhimize kullanılabilecek bir delil olarak stoklanıyor. Haberimiz olsa da olmasa da. 

Web’in yeni eğilimi, modası olan “sosyalleşme”, aslında sizden önemli bir taviz ya da imtiyaz istiyor. O da sizin tüm mahremiyetiniz.

Dünyadaki birçok start-up, kullanıcılarının mahremiyetleri kendilerine emanet etmesi üzerine bina ediliyor. 

Düşünün bakalım, Türkiye’de kaç alış veriş sitesine, sırf alış veriş yapabilmek için TC kimlik numarası verdiniz? 

Siz yapmadınız ama sizin enişteniz, dayınız, çocuklarınız, yeğenleriniz… Facebook’ta soy ağacınızı sermedi mi ortalığa? Anne kızlık soyadı gibi bir bilgi, artık çok mu gizli? 

Vehamet var derken biz bu denli…

Kimi insanların, “benim düşmanım yok ki”, “beni kim niye araştırsın” ya da “verdiğim bilgileri zaten herkes biliyor” gibi argümanlarla kendilerine mahremiyet sınırı çizmediklerini görüyoruz. 

Kötü örnekler anlatmaya gerek yok. Musibet gelmeden, nasihatı dinlemek lazım.

Size önerim arada bir, kendi adınızı, e-mail adresinizi, şahsınıza ait özel bilgilerini, anonim biçimde aratın. Sizin hakkınızda istemediğiniz / mahrem / yalan bir bilginin olup olmadığını kontrol edin. Bulursanız, o içeriği kaldırmak için mücadele edin.

Üyelik isteyen sitelere her zaman takma isimler, yanlış doğum tarihleri ve kişisel olmayan bir e-mail adresi kullanarak üye olun. Takma isimleriniz, internette hiçbir yerde size işaret etmesin. (Adınız “bilal” ise takma adınız “bilo” olmasın.)

Ya da daha güzeli üçüncü taraf kimlik doğrulama hizmetleri kullanın. Örneğin yalandan bir Facebook hesabı alıp, Facebook Connect ile çoğu siteye girebilirsiniz. 

E-mail olarak GMail kullanın, iki adımlı doğrulamayı mutlaka açın.

Topluma mâl olmuş ya da toplumun malı (bildiğiniz “mal”) olmuş bir şahsiyet değilseniz, kişisel zevklerinizin, beğenilerinizin, sosyal etkileşimlerinizin, lokasyonunuzun, genel internet kamu oyu için inanın hiçbir ehemmiyeti yok. Kendinizle ilgili ipucu verecek şeyleri kesinlikle kamuya açık hâle getirmeyin. (Çok basit örnek… bir çok sitede en sevdiğiniz film gibi abuk güvenlik soruları var. Kamuya açık yazışmalarınızı takip eden birisi, bu bilgiyi kolaylıkla bulabilir ya da tahmin edebilir. Kezâ, en sevdiğiniz kuzeninizi bulmak, bir Google mühendisi için zor olmasa gerek.)

Güvenlikte sevdiğim bir “pesimistik” yaklaşım vardır. Her şeyi baştan reddedersiniz. Sonra gerekenlere müsade edersiniz. 

İnternete kendinizi sunarken de böyle davranın. Baştan reddedin. 

Google-geçirmez olun… anıtınızı diksinler.

Fukaranın Ultrabook’u

Şu an nefes kesen tasarımları, incecik LED panelleri, hızlı diskleri ve metal gövdeleri ile bir ultrabook sizi cezbetmeye başlamadı ise… köye yerleşip ördek besleme zamanınız gelmiş demektir. 

Ultrabook’unuz yok diyelim. Kısa bir zaman içinde de olmayacak. Lâkin elinizde eski tarz, takoz bir dizüstü var. Bu takozu uçurmaya ne dersiniz?

Sunacağımız çözümün ilk etabı, DVDROM’u sökmek. Sonra yerine aynı kızak ile uyumlu bir disk yuvası takmak. Tabi içine bir de afili bir SSD almak. 

Bu çözümle, takoz bilgisayarınıza SSD öpücüğü kondurmuş ve performansını ciddi ölçüde artırmış oluyorsunuz. 

SSD’yi sevin.

Trend ile Tren Arasındaki İlişki

Hayatta her saçmalığı savunacak birisi, mutlaka bulunur. Böyle bir laftı sanırım. Avni Çetinkurt’un yıllar önceki Geyik Şatosu‘nda görmüştüm. 

O günden beri bu lafın taraftarı ola geldim. Paradoks bu ya, ben de bu lafı savunur oldum.

İsyanım dağlara değil, isyanım ovalarda, düzlüklerde yaşayan şehir insanının kendine put yaptığı değerlere. Teenage kızların sevgilisi bir şair abinin dilinde, “değersiz değerler”e.

Önceden televizyonlardı bu putların önde gideni. Üniversite çağımı hatırlıyorum. Her sabah, bir önceki akşam izlediği yerle yeksan rezillikleri anlatan adamlar olurdu etrafımda. Televizyonun, kumanda ile enjekte edilen bir uyuşturucu olduğunu anladığım, idrak ettiğim yıllardı. 

Akıllı adamlar, her gün televizyonda, kendilerinden daha az akıllı adamları izleyip, bir sonraki güne muhabbet çıkarıyorlardı. 

Yıllar geçti. Televizyon putu, yerine internet putunu koydu. Şimdi televizyonlar, “internette en çok paylaşılan…” başlığı ile geçiyor haberlerini ya da geyiklerini.

Akıl dolu anlarımızı, şimdi internette tüketiyoruz. Yaptığımız iş, daha az akıllı olduğunu gördüğümüz insanları izlemek, konuşmak. Ve eğlenmek. 

Eğlenmek için geri zekalı şeyler arıyoruz. Eğlenmemiz için Ozan Güven’in bar çıkışında muhabire küfür etmesi gerekiyor. Eğlenmemiz için bir grup vahşinin kedi köpek yakması gerekiyor. Eğlenmemiz için bir şarkıcının boyundan büyük laflar etmesi gerekiyor.

Ana akım dediğimiz halbuki ana akım olmayan geri zekalı akım olan medya, internet siteleri, gazeteler… hepsi bu erozyon ve korozyona katkı sağlamayı görev biliyor. 

Malesef, Twitter denen şey de bir ana akım temsilcisi olmuştur. Erozyondaki büyük katkıları nedeniyle, onun “Trends” dediği yer, uzak durmamız gereken bir yerdir. Twitter, önden giden putlar arasında yerini almışken; Trends de onun hipnoz aracı olarak görev yapmaktadır. 

Lafa diyez’le başlayamayın. Neyle başlayacağınızı biliyorsunuz. 

Dört Nala Koşan Çekirdekler

Mikro işlemcilerin hızları epeydir artmıyor, farkında mısınız? Takıldı kaldılar 3 ghz seviyesine. Halbuki biz bebekliğimizde, ne masallar dinlerdik. Ellerinde 15 ghz’likler varmış da piyasaya sürmüyorlarmış, falan filan. 

O masalları unutuvermişiz. Kaç senedir avutuluyoruz aynı frekans değerleriyle. 

Şimdi elimizdeki mikro işlemciler, yatay büyüme gösteriyor. Hızları artmıyor ama sayıları artıyor. iPhone 4S, iPad 2 gibi cihazlarda bile şimdi çift çekirdek var. 

Çekirdek sayısı artıyor da bizim bundan kârımız ne olacak? 

Öyle mucize beklememeliyiz. Çünkü çekirdek sayısının artması, var olan bir programın daha hızlı çalışmasını sağlamayacak. Bu yanılgıya düşmeyelim. İşletim sistemlerinin hızlandığını göreceğiz. Temel görevleri hızlı yaptıklarını göreceğiz. Ama elimizdeki eski programlarımız, işlemci çoklandı diye malesef dört nala koşamayacak.

Çünkü arkadaşlar… çok çekirdekli bir ortamda çok özel kodlar yazmak gerekiyor. İş yükünü paralel olarak çekirdeklere bölmek gerekiyor. Deyim yerindeyse, makinedeki tüm işlemcileri, adil bir paylaşımla koşturmak gerekiyor. 

Elimizdeki kadük programlar, sadece tek atı koşturmayı biliyorlar. Birden çok atı koşturamadıkları için, performanslarında ciddi bir artış göremiyoruz.

Bu yatay artışın bir süre devam edeceğini görüyoruz. Yani çekirdek sayılarımızın 16’ya kadar yolunu yapmışlar şimdiden.

İşletim sistemleri buna kolay adapte oluyor. Olacak da. Asıl mesele bizim uygulamalarımız olabiliyor mu? Programlama platformlarının birçoğu, bu gelişmelerden ötürü paralel programlamaya hususi destek verir oldu. Destek tamam, helva tamam mı?

Yeni nesil uygulamaların kırbacı eline almasını istiyoruz:

İnsana İnsanca Muamele Etmek

Bir işi gerçekleştirmek için bir araya gelmiş parçalar bütünü, sistem olarak adlandırılıyor. Sistem bileşenleri, ahenk ile adandıkları dava için çalışıyorlar. Onları kullananlar ise bizleriz, yani, insanlar.

Bu sistemler, ne kadar karmaşık olurlarsa olsunlar… bize bizim dilimizde konuşmak zorundalar. Bize, insanca muamele etmek zorundalar. 

Bilgisayar uygulamaları için de aynısı geçerli. Dünyayı yok etmek gibi sofistike bir iş de yapıyor olsa, bize sunacağı yalnızca bir tane kırmızı düğme olmalı: “yok et”. 

Bir uygulamanın nasıl çalıştığını anlamak için üstün zekâlı olmamıza gerek olmamalı. 

Bir uygulama, hep söylediğimiz, “ağyarını mâni, efradını câmi” prensibiyle arayüzünden iş katmanına kadar her noktasında “az ama öz” olmalı. Gereken her şeyi içermeli. Gerekmeyen şeylerden azade olmalı.

Dikkat edin. Aslında tadına doyamadığımız her uygulama, bu prensiple yapılanlardır. Her şeyin olabildiğince karmaşıklaştığı dünyamızda, sevgimizi kazananlar, en basitleri, en kolayları ve bize insanca muamele edenleridir.

Artık “yazılım” hayatımızın tam orta yerinde. Mahremimize bu kadar girmiş bir varlığın, elbette makine gibi değil, insan gibi iletişim kurması, işlemesi gerekli.

Yarının dünyasında, insana en yakın olanların sözü geçecek.

Microsoft’un Yolu

2012 senesi, Microsoft’un önemli ürünler çıkaracağı ve de geliştirici platformunu ufaktan silkeleyeceği zaman dilimi olacak. Tüm göstergeler, beklentiler bu yönde. 

Şu an geliştirici camiasında göze çarpan bir sahipsizlik var. İnsanlar nereye sürüklendiğini merak ediyor. Gemi hareket hâlinde. Vatandaş rotayı bilmek istiyor. 

Tablet bilgisayar sevdası, masa üstü programlamadaki yoğurt yemeleri elbette değiştirecek. Ve sanmayın ki bu kurumsal geliştirme pratiğini vurmayacak.

Onlar da etkilenecek. Eninde sonunda. 

Bu yeni geliştirme paradigması, bazı teknolojilerin de miadını doldurmasına neden olacak. Meselâ Silverlight.

Microsoft, Silverlight için 5’i son versiyon olarak sunacak. “6” olmayacak. Silverlight ile yapılmış ne varsa, arşivlere kaldırılacak. (Torunlarımız bakar belki.)

Windows Phone 7 ve XNA. Bunlara ne olacak acaba? Hadi diyelim Phone 7, WinRT’ye râm olacak, katılacak. Ancak XNA’ya henüz yer bulamıyoruz. Microsoft da düşünüyor olmalı.

Mary Jo Foley, MinWin diye bir Windows bileşen setinden bahsediyor. Dediği bu şey, 25 mb - 40 mb arası yer kaplayan, Windows’un cüceleştirilmiş “cücük” kısmı. Bu minyatür Windows, muhtemelen bundan sonraki Windows Phone’lar ve ARM işlemcili tabletlerin platformuna temel teşkil edecek. 

Ve son söz. Her vicdan ve göz sahibi vatandaşın göreceği gibi, Microsoft, Apple’ın sunduğu kullanıcı deneyimini yakalayabilmek için elindeki verimli araziyi yeniden ekmek ve biçmek istiyor. 

Bizler de bu arazideki rençperler olarak, alnımızda emeğin ışıltısı, 2012’de ne ekeceğimizi düşünüyoruz.

Ölen platformlar için saygı duruşu

Biz yazdık ama bir de Tim Anderson‘un ağzından dinleyelim:

Three dying platforms: Flash, Silverlight, Win32

Elemanımızın Silverlight’ın Windows Phone 7’den yavaş yavaş çekilerek WinRT varyantına dönüşeceğini söylemesi, bizi yakından takip ettiğini gösteriyor.

Tahmin etmek Tim’in dediği gibi tehlikeli iştir. Ama bazı şeyler artık tahminden öte geçiyor. Doğanın kanunu oluyor.

Geliştiricilerin eforlarını, dikkatlerini, meraklarını ölen platformlardan çekip, canlanan ya da sıçrayan platformlara çevirmesi gerekiyor. Yarının kuralına, iktidarına şimdiden hazır olmaları gerekiyor. 

Bu bilgiye ve tecrübeye karşı vicdansız yazılım mesleğinin midesini ancak onun suyuna giderek doyurabiliriz. Oyunu, onun kurallarına göre oynamalıyız.

1998’in Byte dergisi olarak kalmayı kim ister?

Demek ki ölenle ölünmezmiş

2011 yılında birçok yazılım teknolojisi için “acaba ölecek mi? gidici mi?” deyip duruyorduk. Haklıydık arkadaşlar. Haklıydık

Ama bazı köşe başı gençleri, ellerinde tespih çevirip, hiçbir teknolojinin ölmediğini, bizim cenaze servisçiliği yaptığımızı, heyecanımıza yenik düştüğümüzü söylüyor ve böyle sanıyordu. 

Ama gördünüz. Selâ verilmeye başlandı seçkin camilerde. Vatandaşın taptığı kale gibi teknolojilerin temelleri sarsılıyor. 

Flash ile başlayalım. Önce Macromedia, sonra Adobe Flash. Adobe’un büyük bir iştahla satın aldığı, piyasanın baskın ve hâkim cross-platform oyuncusu. İstemci tarafta, sadece bir müesseseye bağlı, özel mülk bir Cross-platform ürünün artık yerinin kalmadığını bağıra bağıra söylemiştik. Adobe’un bunu anlaması için biraz kasması ve Kasım’ı beklemesi gerekiyormuş. 

Adobe, Flash’ı mobil cihazlarda çalıştırmak için kasmayı kesti! 

Bu haber, “Flash bile çalışıyor” diye hava yapan kimi mobil işletim sistemi fan’larında üzüntüler üretti. Gözü hiç Flash görmemiş, gariban iPhone - iPad camiasında da resmen bayram etkisi yaptı. 

Flash’ın zamanla, masa üstü web tarayıcı tarafından da sessiz sedasız silineceğini göreceksiniz. Çünkü Flash şu an akıntının yönüne ters gitmeye çalışan bir teknoloji. 

Web’in ilk günlerinden beri web’in gelişmesinde, estetiğinde sağladığı katkılardan dolayı kendisine minnettarız. Ama artık dünya, başka bir dünya. Kurallar, beklentiler, her şey değişti. Akıntıya karşı kürek çeken Flash’ın küreği kırılacak bir gün.

O gün, sayfalarımızı reklama boğan Flash banner’lerine bir Fatiha okuyacağız, nasipse.

Ya SilverLight?

Microsoft’un ilk sürümünde Flash’a alternatif olarak çıkarttığı, sonra masa üstü programlama yetenekleriyle donattığı logosu fıstık, kendisi fıstık teknoloji. Ne olacak SilverLight’in hâli? Ölecek deyip duruyorduk da ağzımıza bant yapıştırıyorlardı.

Ne oldu?

Gelen duyumlara göre Microsoft, SilverLight 5’ten sonra bir daha bu teknolojiye yatırım yapmayacak. SilverLight 5, son samuray olarak kalacak. Tüm terekesi de Daron Yöndem’e teslim edilip, tabelası indirilecek. 

Çünkü o da bir cross-platform hedefli teknoloji. Hiç duydunuz mu bilmem ama SilverLight’ın anlı şanlı bir Mac OS X versiyonu da var. Unix/BSD tabanlı bir sistemde Microsoft tarafından implement edilmiş tek .NET runtime’ı oluyor bu SilverLight. Mono’dan bahsetmiyorum. Bizzat Microsoft’un kendisi, .NET SilverLight runtime’ı.

Neticede, Microsoft da elindeki istemci taraflı cross-platform ürünün geleceği olmadığını gördü ve doğru bir karar verdi. Akıntıya kürek çekmek akıl kârı değildi.

Şimdi bir şey kafanızı karıştırmadı mı? Eğer Microsoft, SilverLight’ın ipini çekecekse, yine SilverLight runtime’ını kullanan Windows Phone 7 ne olacak? 

Efendim, Microsoft SilverLight’ın sadece tarayıcı tarafındaki kısmına desteği kesecek. Windows Phone 7 tarafı güçlenerek devam edecek. Ancak burada önümüze tuhaf bir durum çıkıyor.

Windows 8’in uygulama alt yapısı (Metro UI) farklı bir SDK içeriyor. Windows Phone 7 ise ona benzer ama farklı bir SDK. Ancak iki SDK da benzer özellikler içermeye başlayacak. Örneğin WP7 için sensörlerle ilgili kütüphaneler sağlanmış durumda. Microsoft, bunların aynısını, tabletler için düşündüğü Windows 8 WinRT SDK’sına da koymak zorunda veya koyacak. 

Yani tablet ve telefon gibi aslında ileride birbirinden çok da farkı kalmayacak, yetenekleri çok yakın iki cihaz için iki ayrı işletim sistemi ve iki ayrı SDK yazılımcıları bekliyor olacak. Siz ürettiğiniz bir yazılımı hem telefon ve hem de tablet için ayrı ayrı derleyip, ayrı ayrı sertifikasyona sokacaksınız. 

Aman ne hoş!

Microsoft’un yazılımcılardan zılgıt yiyeceği ve kendisinin de operasyon yükünü artıran bir durumla karşı karşıya olduğumuzu görüyor musunuz? Sertifikasyonda, her iki SDK için ayrı araçlar ve süreçler çalıştırmak zorunda Microsoft. 

Bu işten mutlaka bir çıkış yolu olmalı. Microsoft da muhtemelen buldu ve zamana yayarak, bu belâdan kurtulacak. 

Ben kendi tahminimi ya da temennimi ileteyim. 

Windows Phone 7’nin tüm API’sini WinRT’ye taşısınlar. Yeni Windows Phone uygulamaları, WinRT API’si üzerine yine XAML/C#/C++ ile yazılsın. Mevcut uygulamalar çok basit bir şekilde XAML değişikliği olmadan, kod dosyalarında ufak modifikasyonla WinRT’ye taşınabilsin. XNA uygulamalarını da bir şekilde halletsinler, onu da ben düşünmeyeyim. Tüm bu geçiş sürecinden sonra elimizde tek bir SDK kalsın. O da WinRT. İstersek C++ ile Windws Phone uygulaması yazalım ve performansın dibine vuralım. 

SilverLight’ın cansız bedeni yere serildiğinde, Windows Phone da Windows 8 ile birleşmiş, yek vücut olmuş olacak.

Daha önceki tavsiyemi ileteyim. Microsoft yolunda ekmek yiyorsanız, size en vefalı çıkacak teknoloji XAML’dır. XAML’a yatırdığınızı mutlaka geri alırsınız. 

Cross-platform yakınlarının başı sağolsun.