Muhammed Cuma Tahiroğlu

dünya sürgününde…

Yeryüzünde Bir Yer: Endülüs

Posted on | 21.03.2010 | Yorum yazılmadı

Anladım ki her insanı çeken bir yeryüzü bölgesi var. Buna memleket mi diyeceğiz? Hep doğduğumuz, büyüdüğümüz yere memleket diyoruz. Peki bizi çeken yer doğduğumuz, büyüdüğümüz yer değilse?

Beni çeken yeri uzatmadan söylüyorum: Endülüs.

Şu dünya hayatımda, görmeden gitmek istemediğim şehir, bölge, kıta! Endülüs’ü istiyorum. Gırnata’yı, Kurtuba’yı, El-Hamra’yı… alayını istiyorum.

Okullardaki tarih derslerinde üzerinden geçiverdikleri bu aşmış bölgede nefes almak, bir medeniyetin varsa kalmış parmak izlerine parmaklarımı değmek istiyorum.

Tarık bin Ziyad, geri dönemeyelim diye gemileri yakmıştı. Avrupa milleti de geri gelmesinler diye bir yıldız medeniyeti yaktı. Belki külleri duruyordur ha?

Endülüs’ün benim için istisnâi yanını nasıl anlatayım daha bilmiyorum. Oraya bir gün gidersem, daha fazla şey yazacağıma eminim.

Eğer siz de fırsat bulursanız, Tarık bin Ziyad’ın gemilerini takip edin. Dilinizde Sezai Karakoç’un mısralarıyla:

“Daha ne anlatayım, yüreklerin erimesi için bir tanesi yeter anlattıklarımın..”

Tüm Endülüs şehitlerinin ruhuna saygı ile.

Hep mi “Ya Tahammül Ya Sefer”?

Posted on | 11.03.2010 | 1 yorum

İlk okuduğumda, bir apartmanın en üst katındaydım. Ev sahibimiz, ruhsuz bir Almancı idi. Kapımızı çalması için kirayı bir gün geciktirmemiz gerekiyordu. Hiç bilmiyordu bu adam. Bu adam ve onun hâlden anlamaz hatunu. Biz yukarıda üşüyorduk. Üst katta, gökle aramızda sadece bir kat beton varken.

Ben işte o günlerde okudum “Ya Tahammül Ya Sefer”i. Tam üniversite öğrencisiyken. Eskilerin ağzıyla, fakülte talebesiyken.

O zamanlar müzik zevkim bir başka idi. Hilmi Yarayıcı, Hakan Yeşilyurt ve İlkay Akkaya gibi adamları öğrenmiştim nereden çıktıysa. Akşamdan ıslanan nohut taneleri gibi şişivermişti başım, beynim bu ideolojik – romantik müziklerden.

Sezen Aksu hayranı bir Çorumlu. Çorbanın üzerine döktüğü baharatların, çorba miktarını geçmesiyle kimliğini ele verirdi. İşte bu adam, sağlam Sezen Aksu dinlerdi. Bir de tarihe meraklıydı. Ben meselâ, o kadar haber bülteni takip eden ben, Kıbrıs Türk devletinin dünyanın geri kalanı tarafından tanınmadığını ondan öğrenmiştim. Üniversite işte. İnsanlara neler öğretiyor.

Ben de ona Ahmet Kaya’dan Arka Sokaklar dinlemeyi öğrettim. Başta çok direndi ama sonra Osman İşmen’in sert ritimlerine kaptırdı kendini. Sezen Aksu’dan vazgeçiremedim, o da fiyaskomuz oldu.

O günlerde elimde bu kitap, nereye gideceğimden habersiz, esrarengiz müzikler eşliğinde, hafta sonları nohut yerken… ve fakülte talebesi şeklinde ilerlerken dâr-ı dünyada… yol arıyorduk işte. Yüz üstü sürünüyorduk da ayağa kalkmayı umuyorduk, nafile nafile.

Mustafa Kutlu, işte o zaman tanıdığım adamdı ilk olarak. Öyle bir hikâye yazmıştı ki hayatımın her safhasında senaryosunu üşüyerek hissedeceğim, benden, ondan, bundan, herkesten gerçek bir hikâye. Her hikâyesinde savrulurdum da bu hikâyede durulurdum Mustafa üstadın.

Âsım, profesör olan Âsım. Gençliği dergi çıkarma telaşlarında, karakterli bir cemiyetin içinde geçmiş. Dinlemiş, konuşmuş, yazmış. İdealler bulmuş kendine. Heyecan duymuş bu idealleri savunmaktan. Dışarıdakileri hatta, şuursuz addetmiş. Kendi, şuurlu çünkü. Niye yaşadığının farkında!

İnsan ne ile yaşar be Âsım!

Profesör Âsım’ın profesörlük dönemi, talebelik döneminden fersahlarca uzakta seyrediyor. Artık Âsım, o ideal denen şeylerin birer gençlik hâlecanı olduğunu düşünüyor. Tatlı bir anı olarak kitaplığa koymuş, kapatmış defteri. Çünkü açtığında neresinin sızlayacağını bilmiyor. En iyisi, meşgule düşürmek alacaklı “dava”ları.

Âsım, defteri kapatmış kapatmasına… Lâkin bir İlhan var Âsım’ın küllerinden doğmuş. İlhan Âsım’ın sızlayan yeri işte. Neresinin sızlayacağını kestiremeyen Âsım’ın meğerse evladı sızlıyormuş.

Loş ışıklar var odada. Karşıki apartmanın uydu antenine erotik görüntüler akıyor havadan. Saat 3. Turnalar, rüyaları geziyor; var mı sevdiğinden haber bekleyen?

Ben o arsız İlhan oluyorum bu saatlerde.

Meselâ, bir sahne var aklımda… Mutfaktan gelen seslere uyanan Âsım, ayakta tıkınan oğlunu görüyor. Tabi şaşırıyor. İşin acısı, işin insanı kanatan yanı da bu: şaşırması. İlhân, “hilâli gördün mü baba?” dediğinde, siz beni bir düşünün. Hâlâ aynı “ben”i düşünün. Ben oyum işte. O mutfakta mahsur kalmışım. Hilâli gördün mü demek istiyorum bana şaşırana!

İlhan, yüzleri silinen bir neslin vicdanı. Bu nesil, belli bir nesil değil. Her an bu neslin yüzü olanlarını ve bu neslin yüzü silinmişlerini bulabilirsin. Hepsi bir arada yaşayabilir, mutual / parazit ilişkiler kurabilir ve bu hep olağan olarak görünebilir.

Âsım, geride mahzun bir mâzi bırakmıştı. Şimdi hayatına egemen olan konfor, keyif  ve senfonik melodiler, o gerilerden gelen “ney” sesini epey bastırıyordu. Evet, o sahnede bilen bilir, bir de ney sesi vardı arkada. O sahne, Âsım’a hiç mi hiç bir darbe vurmadı. O İlhan’ın tedaviye ihtiyacı olduğu düşüncesine yöneliyordu.

İroni burada işte. Kim tedavi olmalıydı! Bu mu senin profesörlüğün be Âsım? Hem deminki soruyu bile cevaplamadın. İnsan ne ile yaşardı hani?

Veysel vardı ondan bahsetmedik. En son bir beldeye, reis olmaktan bahsediyordu. İlhan şaşırmamıştı.

Bizi şaşırtanlar var oysa İlhan! Bin tane Veysel gelip geçiyor ömrümüzden. Hep şaşırıyoruz, şaşırmaya devam ediyoruz.

Bu mudur sevgili Veysel’ler sizin aşkınız, sizin sebatınız, sizin vicdanınız. Bu mudur sizin Hayat Bilgisi testine verdiğiniz yanıtlar… Söyleyin Allah aşkına, ne oluyor sabit duran şeye. “Sebbit” yalvarışı Sezen Aksu şarkısı kadar mı etkiledi hayatımızı.

“Ben sende tutuklu kaldım…”

Sabit’e sabitlenmek varken etrafınızdaki tazıların oluşturduğu merkezkaça mı tutuldunuz nedir?

Beni İlhanlaştırmayın ne olur… Ne olur o mutfaktan size “hilâli gördün mü?” diye bağırmak istemeyeyim. Ne olur, bir gün sizi Âsım gibi yeşil sahalarda top koştururken görmeyeyim. Dışım değişti, içim aynı numarası Elidor’a has bir numaradır. Size gitmez bu.

Size söylüyorum, üşüdüğüm balkondan bağırarak. Sen duymasan da olur sefil pornocu. Ama sen duy, ey şehrimin göğü! Az sonra elimde hikâyem, tatlı bir uykuya dalacağım. İlhan’ın deniz kıyısındaki büyük imtihanını düşüneceğim. Fakülte talebesiyim işte.

Hâlâ mutfaktayım. İlhan gibiyim.

Teşekkürler Sana

Posted on | 25.12.2009 | Yorum yazılmadı

Bir soğuk Aralık, bir sıcak Cuma gecesinde başlamış bu uzun hikâyemiz.

Karlar düşerken, şirin Anadolu kasabasının itaatkâr çatılarına, usul usul. Işıklar ürkek bakarken camdan dışarı. Aynen şâirin aklından geçen gibi:

“Lambada titreyen alev, üşüyor…”

Gözleri görmüyor, aklı şaşıyor adamın. Yeni bir yola düşerken bu soğuk günde. Sonradan “yol onun, varlık onun” diye belleyeceği dikenli bir yola…

Neler var bu yolda? Hiçbir şey belli değil. Yaşayacak, görecek, üzülecek, sevinecek, gözlerini ovuştura ovuştura uyuyayak. Çalınan oyuncağını özleyecek. Arayacak, okuyacak. Merak edip ansiklopediler karıştıracak. Memleket meselelerine kafa yoracak. Ara sıra sinemaya gidecek. Suskun şehirler bırakacak ardında:

Hikâye başladığı yere hiç dönmüyor. Hep başka diyarlarda geçiyor, izleyen sahneler. Oğuzeli, hiç mi hiç İstanbul’a bağlanmıyor.

Şimdi bugün, işte bugün, o hikâyenin başladığı günlerden bir gün. Kar görmemiş bir İstanbul günü, bir sıcak Cuma, bir sıcak Espresso eşliğinde iç içe geçiyor yaşadığımız lahzayla.

İyi ki doğmuşsun be adam. İyi ölürsün inşallah.

Vefa, Sadece Bir Semt Olsaydı

Posted on | 15.12.2009 | Yorum yazılmadı

Dostum,

Aramızda vefaya dair bir anlaşma yaptık mı biz? Son ayrılışımızda, birbirimizi son gördüğümüzde, gözlerimiz gizli bir veda anlaşması mı yapıyordu? Neden vefa ile veda arasında bir harf uzaklık (yakınlık) var? Dostum.

Mektup yazıyorum sana, bu beyaz Wordpress kağıdından.

SEO filan diyorlar. Mektupta SEO mu olurmuş. Etiketler var sağda. Ben sana hiçbir etiketi yakıştıramam, yapıştıramam. Ben seni kategoriye de sokamam. Sen öylecesin, olduğun gibisin. Şahsına münhasırsın.

Ama şimdi, uzağından yazıyorum senin. Çünkü, uzağına düşmüşüm. Bilmeden, görmeden, anlamadan uzaktan sesleniyorum sana.

En son gözlerinde aradım kendimi. Meşgule düştün.

Bir bayram günü belki yine… yine telefon rehberinde adımlarken göreceğim gözlerini. Bayramını kutladığımda şaşıracaksın. Ve belki bir 10 seneliğine bu kadar… Bu kadarı yetecek de artacak.

Vefa, bir semt olsaydı diyeceğim sık sık. Sadece bir semt oluverseydi. İnsanın boğazına duran bir lokma olmasaydı keşke.

El, veda.

Günahlarımızın Ağır Bedeli

Posted on | 13.12.2009 | 2 yorum

Adalet isteyemiyoruz bu dünyada. Çünkü insan eliyle dağıtılacak adaletin adalet olmayacağı, tarih kitaplarından, haber bültenlerinden, sinema filmlerinden, yaşadıklarımızdan, duyduklarımızdan… bildiğimiz gibi besbelli! Bir insana, adaleti, hürriyeti başka bir insan sağlayamadı bugüne kadar. Bir insan, başka bir insanın terazisi olamadı.

Bu işler, insanoğluna göre değil azizim. Çünkü insanoğlu, şaşkın bir teraziye sahip. Hani zabıtaların teftiş ettiği o bozuk terazilerden bir tane de insanın içinde var. Her önüne geleni, o teraziye vuruyor.

Adalet burada tecelli etmiyor.

Ne oluyor sonra? Günahlar yağıyor üzerimize. “Günah”ı, dini bir terim olarak değil, hayat çevrimlerindeki “bug”lar olarak değerlendirin. İnsanoğlu’nun ardında bıraktığı iz, Ümraniye Çöplüğü gibi bir dev günah yığını.

Sizinle beraber yaşadığımız bu aynı dünyada, güvenlik için harcanan kaynakları bir aklınızın ucuna getirin. Dilimizle telaffuz edemeyeceğimiz miktarlarda kaynak, güvenlik için, savunma için, taarruz için, savaş için, kan için… akıyor.

Günah, insanoğlunun ortak kültürü olmuş artık. Bir bakıyorsunuz, Barack Obama, aldığı barış ödülünü günahlarının keffareti kabul ediyor. Günah işleyeceğim ve barış olacak! Günahlar üzerine kurulu bir barışın hiçbir zaman olmayacağını sağır sultan anlamadı mı artık!

İnternet güvenliği, günahın en popüler olduğu yerlerden birisi. Oraya bir bakıyorsunuz. Milyonlarca insan günah işlemek için çırpınıyor. Bir o kadarı da bu günahlara karşı kendini korumak için. Düşünün ki ne büyük paralar, sırf bu koruma sistemlerini kurma, yaşatma için harcanıyor.

Belki Matrix filmindeki gibi fiziki bir canavar yaratmadık ama öz be öz kendi günahlarımızla ortak bir “günah imparatorluğu” kurduk. Sınırları olmayan koskoca, görkemli bir imparatorluk. Dünyanın servetini bu imparatorluk sömürüyor.

Sizce ey okurum, şu günah imparatorluğu safsatası olmasa, hani şu “adalet” dediğimiz şey gerçekten tecelli etse, bu dünyanın bütün serveti, bütünü kaynakları, üzerinde yaşayan herkese yetmez mi? Fakirlikten kavrulan Afrika bile coşmaz mı? Evsizlerin hepsinin birer evi olamaz mı? Tüm sorunlar çözülüvermez mi?

Düşünüyorum, belki teoride böyle çıksa bile pratikte yine olamayacak! Heyhât.

Dünya, bu beyhûde umutların yeri değil. Biz yine şarkılar söyleyip günahlar biriktirmeye ve günahları karşılamaya devam edeceğiz.

Nobel Barış Ödülü alacağız. Güvenlik sistemleri kuracağız. Çantamız çalınmasın diye boynumuza asacağız. İnternet Şubesi’ne iki faktör doğrulamayla gireceğiz. Oturduğumuz siteye 24 saatlik bekçi tutacağız. Bahçelerin etrafını dikenli tellerle ihata edeceğiz. Arazileri mayınlarla ziynetlendireceğiz. Yapacağız da yapacağız.

Bir gün tüm bu paralel akımların durdurulduğu, yazılımcı tabiriyle thread’lerin senkronize edildiği bir anda bu kadar ömrümüzü neyle geçirdiğimize bakıp şaşırıp kalacağız.

Evet, şaşkın bir terazimiz var.
Adalet için de çok erken.

Droid, Ne Anlama Geliyor?

Posted on | 04.12.2009 | Yorum yazılmadı

Teknolojik bir yazı olacak, önceden ikaz edelim.

Droid, Amerika’ya yeni sürülmüş bir cep bilgisayarının adı. İçinde emekleme safhasındaki Google’ın Android adlı işletim sistemi var ve ilk defa 2.0 sürümüyle bir cihazda dağıtılıyor.  Aşağıdaki resimde, Droid’in karakterini görebilirsiniz. Evet, o kırmızı şey, Droid’i çağrıştıran bir anahtar oldu.

Droid’in arkasında üç büyük adam var: Google, Verizon, Motorola. Apple’ın Amerika’daki mobil internet pazarının %50′den fazlasını elinde bulunduracak kadar hakimiyet kurmasının ve pastayı hamuduyla götürmesinin elbette birçok büyük şirkete uykusuz geceler yaşatacağı ortada. Bu uykusuz üçlü de son olarak Droid ile rekabet edecekler.

Motorola, kendi tarzı olan karışık kuruşuk reklamlar çekmeye devam etse de Apple ve arkadaşı AT&T operatörü ile asıl savaşı Verizon yapıyor. Verizon Wireless, Amerika’nın AT&T ile yarışan büyük GSM operatörü. Al birini vur ötekine misâli, ikisi de. Ses kalitelerinin Turkcell’in yanına yaklaşamadığına birebir şahitim.

Verizon bu savaşta ne yapıyor? Aslında çok da ilgimi çekmezdi bu meseleler fakat TV reklamları üzerinden açıkça yapılan göndermeler hoşuma gitti. O nedenle takip ediyorum.

İlkini Verizon başlattı. Aslında Verizon, IPhone’la işbirliği yapmak istiyor. Ancak Apple’ın AT&T ile yaptığı kilitli anlaşma gereği kimse IPhone satamıyor. Verizon da hem AT&T’ye hem Apple’a giydiriyor.

Görüldüğü gibi AT&T’nin 3G kapsama alanı ile Verizon’unki mukayese edilip AT&T kullananlarla dalga geçiliyor. Aşağıdaki meşhur oyunca reklamında ise IPhone, Küçük Emrah misâli hüzünlendiriliyor ve sebebi de AT&T’nin güdük kapsama alanı. (Aslında bu harita doğru ama eksik. AT&T’nin 2g kapsama alanı Verizon’a basar. Ancak 3G’de ise bu haritaya bakmak lazım.)

Gerçekten bir TV reklamı açısından çok eğlenceli şeyler bunlar. Amerika’nın birbirini hicvetme şekli sanırım burada hoşluk oluşturan. Reklamlar davalara dönüşse bile, halk eğlenceli bir savaş izliyor. Onlar birbirini yiyedursun, biz içelim abiler tadında.

AT&T ise dava açmakla beraber reklamlar üzerinden yine karşı atağa geçiyor. Ancak reklamları Verizon kadar eğlenceli değil. Direk kafasına vurmak şeklinde reklamı tercih etmiş.

Bu da yan yana mukayese yaptığı bir reklam. Reklama göre, Verizon’un tek özelliği V ile başlaması!

AT&T’nin en güçlü argümanı, Verizon’cuların konuşma yaparken internete girememesi. Bu bizde var diyor. Apple’ı da ayartmış bu konuda. Apple da hafifçe bu konuyu reklamına taşımış ve “sizin operatörünüz bunu yapabiliyor mu?” demekle yetiniyor.

Verizon ise, AT&T’nin kapsama alanını eleştirmekle kalmıyor; IPhone’un yapamadıklarını da sorgulayarak lafı yeni oyuncak Droid’e getiriyor. Evet, IPhone birçok şeyi yapamıyor ya da yapmıyor. Ama Droid yapıyor:

Zaten yapamasa bir şansı yok. Google, Android 2′yi konuşur hâle getirmek için yılın hareketini de yaptı. Bedavaya bir navigasyon yazılımını (ki bu çok değerli bir şey) herkese sundu. Yani Android hem Google’dan hem de Droid’den bir gaz alarak yoluna devam etti. Şimdi Amerika’nın her yerinde kocaman kocaman yazılarla “Droid Does” yazıyor. Elinde IPhone olanların, öylece durup bir iki saniye düşündüğüne garanti veririm.

Ortada büyük bir savaş var. 2010′da çok daha eğlenceli şeyler olabilir. AT&T ayrıcalığı bitebilir. Droid beklenenin üzerinde satış yapıp pazara yumulabilir. IPhone, 4. sürüm ile yapmadıklarını yaparaktan hatır gönül ilişkisini sürdürebilir. Göreceğiz.

Yalınız, benim şahsi arzum, Google’ın kendi telefonunu tasarlaması ve yaptırması; bu Motorola, HTC ve Samsung gibi yazılım donanım harmonisinden anlamayan şirketlerin suyuna gitmemesi. IPhone’un başarısının altındaki en büyük etkenlerden biri de buydu: telefon (IPhone) ve yazılımı (IPhone OS) aynı adamlar tasarladı. Şimdi sıra Google’da. Bize adam gibi bir işletim sistemi ve adam gibi bir cihaz çıkarın. Sen de Microsoft, şu Mobile 7′yi bir göster bakalım; neye benziyor?

Amerika’nın operatör savaşları, milli meselemiz olduğu için bu kadar üstüne düşüyorum sevgili okurlar. Kırmızı ışık ile.

Helvayı Sevdiğini Bilmemek

Posted on | 30.11.2009 | Yorum yazılmadı

Uzun süreli bir seyahate çıkacakken yanınıza alacağınız üç şeyden birisi ne olurdu?

Benim cevabım hazır. Uygulamamla da cevabımı teyid etmiş bulunuyorum. Geçen haftaki gidiş seferimde, uçağın kargo bölümünde, minnoş minnoş sallanan ve ancak dikey yürütülebilen valizin içerisinde, yerel bir market poşetinin içinde o şey duruyordu evet: Antepfıstıklı tahin helvası.

Bu fıstıklı helva, hep kısa yolculuklara programlamışken kendini görebileceği en uzun yolculuğu görüyordu belki. O da sevildiğinden habersizdi.

Günümüz insanının önemli bir farkındasızlığı var: helva. Hem bunu diğer yıl arkadaşlarıma anlatmak hem de bir haftalığına memleketi helva yiyerek yad etmek için aldım yanına kendilerini. 500 gr idi.

İlker arkadaşımızın Nutella’lı sandeviçleri arasında koca bir dilim yatırıyordum. İlk gün teklifsiz yapmıştım bu helva katkısını. İkinci gün kendi istemeye başladı.

Neden?

Çünkü insanımız helvayı sevdiğini bilmiyor. Bu kadar güzel bir kahvaltı yoldaşını neden market raflarında kurumaya mahkum ediyoruz aklım almıyor. Memleketimizin dört tarafı helvayla kaplı. Her yörenin bir helvası, her helvanın bir hikayesi…

Helva deyince milletin aklına sadece ölülere yapılan un helvası geliyor sanırım.

Uyanın ey millet. Helva yaşayanlara da can veriyor! Zengin ürün gamıyla ağız tadınıza, kalbinize ve geçmişle olan bağınıza hitap ediyor.

Bu sabah helvaya bir şans verin.

Los Angeles Notları

Posted on | 20.11.2009 | 1 yorum

Microsoft PDC 2009′a ait teknik notlarımızı bulutların arasında yazıyoruz. Burası işin şahsa özel kısmı. İlginize teşekkür ederiz sevgili okuyucu.

Aşağıdaki satırlar, serseri çağrışımlardan mülhem olabilir. Dikkatli tüketiniz.

Microsoft, neden böyle bir salonu seçti? Neden insanlar 1 ve 0′ları bu kadar özümsemişler. 1 var ise 0 da mı olmalı aynı yerde? Sıfır, cipher. Hepsi aynı kökten geliyor bu arada. Nişanyan‘a bakın vakit olduğunda.

Pisuvarların paravanları yok ise ne yaparsınız? Klozetlerin yüksek olmayan ve yere kadar değmeyen gudik paravanlarla ayrılmasına ne dersiniz? Çıkıştaki bu kapıcığa ne dersiniz?

Bazen kelimelerle anlatamazsınız yaşadığınız hissi. Aynı şeyi Türkçe ve bu memlekette düşündüğünüzde yüzünüzde bir gülümseme olacaktır kesinlikle. Şaşırmayın. Şaşırmayın çünkü siz de “xyz 200 m. geride” gibi tabelalar yazıyorsunuz sağa sola.

Ekvatora yakın olmak işe yarıyor. İstanbul’a göre üşümüyoruz. Ama geceleri olanları sormayın. Şehre buzdolabı iniyor. Arabadaki su, donuyor. İnsanın içi Ankara gibi üşüyor. Okyanusun öfkesi ensenizde!

Elektriğe inanmak!

Konferans merkezinde her yerde priz var. Elektrik hiç bu kadar kutsanmamıştı. Allah razı olsun düşünceli insanlardan. Yazılımcı etkinliği olunca kelle başına iki laptop bir pda düşüyor bu devasa yerde. Havada uçuşan bit’leri görebilirsiniz, keskinse gözleriniz. Wireless network’ün kalabalık olan günde yamulduğunu görmek nasip oldu.

Fuar merkezine park etmek paralı. Bunu sponsor edecek bir firma bulamadınız mı Microsoft? Ne lüzum var?

Okyanusun kenarında beni bekleyen bir balık ekmek hayal ediyorum. Hayal işte.

Yoldan bir Amerikalı çevirin. Gömleğini kibarca sıyırın. Sonra kolcağızını kesin. Akan şey %99 ihtimalle “proudly brewed Starbucks Coffee” olacaktır. Biz de çay demliyoruz fakat hiç bundan dolayı onur duymamıştık. Memleketimizde, “Starbucks Amerika’da kahvehane, İstanbul’da tiki mekanı” diyenlere söyleyelim ki… önceki tecrübelerimle de doğruladığım üzere Starbucks Amerika’da kahvehane değil. Bir ibadethane. O nedenle ülkemizdeki hâlini aynı bağlamda değerlendiremeyiz. Lütfen.

Eleştirecekseniz şunu diyebilirsiniz. Neden Amerika’daki kahve tadı bu kadar hoş da bizimkiler çamur gibi? Neden bizde taze kahve arayışı yok? Yok işte. Kahve memleketi değiliz. Türk kahvesi denen şeyin bile çekirdekleri Brezilya’dan geliyor. Hatta sözlük ortamındaki bir kahve mütehassısına göre çürük çekirdekler gelip Kurukahveci Çelebi oluyor. Hâsılı, bu kıtada çok güzel kahve yapılıyor ve sabahları burcu burcu kokusu yayılıyor.

Akşamları ise Starbucks’un en sakin zamanları. Neden acaba? Biraz düşünün.

Eğitimsiz bir şekilde araba kullanmak imkansız. Hemen göze batarsınız ve alırlar sizi LAPD bürosuna. Yolları parmağında oynatan, esnekliği seven Türk insanı için çok komplike ve katı trafik tarzı söz konusu. Ben ki o kadar bilinçliyken çeşitli ihlaller yapabildim. :)

Birkaç LAPD arabası ve aynasızı görerek meramımıza ermiş olduk. Suçlularla olan çetin mücadelelerinde başarılar dileriz.

Amerika’da boğazımdan en çok geçen şey sıvı liginde Starbucks, katı liginde Snickers. Bunun dışında bu memleketin yenecek bir şeyini göremiyorum. Uzaktan gelen kokusu bile koşarak uzaklaşmama neden olabiliyor. Evet sevgili okuyucu. O büyük salonda, elini attığı her şeyde Yahudilere ait Kosher işaretini arayan biziz. Sevdiğimiz harfler: K, U ve D. İsrail’den gelip burada ağzıma hoş gelen her şeyi yerim diyen Musevi arkadaş aracılığıyla tüm İsrail’e de teşekkürlerimizi ilettim. Çünkü o değerli işaretler olmasaydı sanırım aç kalacaktık.

İlginç bir nokta da şu. Şubeleri olan büyükçe bir zincir markette İçim beyaz peynir, Marmara Birlik zeytin, Tukaş salça ve Halley gibi ürünler görmek gözlerimizi yaşarttı. Üstelik hepiciği, Türkiye fiyatından daha ucuza satılıyordu.

Harflere dikkat: K, U, D.

Herkes birbirine gülümseyerek selam veriyor. Yalandan da olsa, bizim unuttuğumuz bir haslet. Şimdi bana, eskiden pencere önü saksı renklerinin bile bir anlamı varmış hikayesini anlattırmayın. Selam alın, selam verin. Muhabbete can verin.

En iyi Süleyman Kalaycı dilinden veda edilir buralara.

Yaşamak, tek boyutlu resim gibi
Sokaklar esir kampı, yığınlarda ihanet…

Los Angeles Haftası

Posted on | 17.11.2009 | 4 yorum

Microsoft’un yazılım geliştiriciler için düzenlediği ve ürünlerinin vizyonu üzerinden geçtiği PDC 2009 etkinliği için Los Angeles şehrindeyiz bu hafta. Bugün Pazartesi ve ilk etkinliğimiz tam günlük “workshop”lara katılmak.

Tercih ettiğimiz workshop, kitaplarını ve makalelerini bildiğimiz kendine “IndigoGirl” adını takmış Michele. Konu Microsoft’un geliştirme teknolojilerindeki yol haritası.

Geleli daha bir buçuk gün olduğu için uyku düzenşi açısından yamuk durumdayız. Durum düzelip akşamları adam gibi değerlendirebildiğimde siz değerli okurlarıma güzel bir şehir mektubu yazmak istiyorum.

Şah-ı Şehre, İstanbul’a selam ile.

Esra Elönü Meselesi

Posted on | 11.11.2009 | 2 yorum

Şu sıralar meşhur olduğunu gördüğüm bir kişidir Esra Elönü. Meşhur yapan Ayşe Arman; geçelim. Kaba taslak bakarak anladım ki meşhur olmanın kuralı yine şaşırtmak.

Hatun kişi, nefes aldığı renkli atmosferine yabancı kimyasallarla etkileşim içerisinde olduğunu vurgulamış. Cohen geçiyor bir yerlerde. Anladığım kadarıyla Cohen, Nike gibi insanın üstüne giydiği bir şey. Ekşi Sözlük’teki ufak bir ayar, tam bu noktaya değiniyor. Esra kişisini Ertuğrul Özkök’lük yapmakla yargılamış ki altına imzamı atarım.

Ey okuyucu,

Popüler gündemin bu sığlığı, bu bayağılığı, bu hodbinliği beni uzak tutuyor bu tip insanların aktivitelerinden. Fakat, birkaç düzgün lafına şahit olduğum bu şehir yerlilerinin Ayşe Arman’la, Ayşe Arman kelime öbeğinde somutlaşan yozlaştırma sekansıyla, bu bayağılıkla, bu hodbinlikle ne işi var Allah’ın aşkına.

Yani beni de çağırdı diyelim bu muhabir… gidip abuk sabuk saçmalamak zorunda mıyım? Herkesi şaşırtacak, olduğumun dışında bir kişi olduğumu ispatlayacak laf salataları mı yapmalıyım?  Bu mu kariyerimin bulduğu altın fırsat?

Cohen kim ya kızım?

keep looking »
  • Neredesiniz?

    Son derece şahsî bir web günlüğündesiniz. Yazanın kim olduğunu merak ederseniz, buyrun. Yazılanlar ne kadar enteresan olursa olsun, muharririnden başka hiçbir kişi ya da kurumu enterese etmez, etmemelidir.

  • Ara