Hep mi “Ya Tahammül Ya Sefer”?
Posted on | March 11, 2010 | 1 yorum
İlk okuduğumda, bir apartmanın en üst katındaydım. Ev sahibimiz, ruhsuz bir Almancı idi. Kapımızı çalması için kirayı bir gün geciktirmemiz gerekiyordu. Hiç bilmiyordu bu adam. Bu adam ve onun hâlden anlamaz hatunu. Biz yukarıda üşüyorduk. Üst katta, gökle aramızda sadece bir kat beton varken.
Ben işte o günlerde okudum “Ya Tahammül Ya Sefer”i. Tam üniversite öğrencisiyken. Eskilerin ağzıyla, fakülte talebesiyken.
O zamanlar müzik zevkim bir başka idi. Hilmi Yarayıcı, Hakan Yeşilyurt ve İlkay Akkaya gibi adamları öğrenmiştim nereden çıktıysa. Akşamdan ıslanan nohut taneleri gibi şişivermişti başım, beynim bu ideolojik – romantik müziklerden.
Sezen Aksu hayranı bir Çorumlu. Çorbanın üzerine döktüğü baharatların, çorba miktarını geçmesiyle kimliğini ele verirdi. İşte bu adam, sağlam Sezen Aksu dinlerdi. Bir de tarihe meraklıydı. Ben meselâ, o kadar haber bülteni takip eden ben, Kıbrıs Türk devletinin dünyanın geri kalanı tarafından tanınmadığını ondan öğrenmiştim. Üniversite işte. İnsanlara neler öğretiyor.
Ben de ona Ahmet Kaya’dan Arka Sokaklar dinlemeyi öğrettim. Başta çok direndi ama sonra Osman İşmen’in sert ritimlerine kaptırdı kendini. Sezen Aksu’dan vazgeçiremedim, o da fiyaskomuz oldu.
O günlerde elimde bu kitap, nereye gideceğimden habersiz, esrarengiz müzikler eşliğinde, hafta sonları nohut yerken… ve fakülte talebesi şeklinde ilerlerken dâr-ı dünyada… yol arıyorduk işte. Yüz üstü sürünüyorduk da ayağa kalkmayı umuyorduk, nafile nafile.
Mustafa Kutlu, işte o zaman tanıdığım adamdı ilk olarak. Öyle bir hikâye yazmıştı ki hayatımın her safhasında senaryosunu üşüyerek hissedeceğim, benden, ondan, bundan, herkesten gerçek bir hikâye. Her hikâyesinde savrulurdum da bu hikâyede durulurdum Mustafa üstadın.
Âsım, profesör olan Âsım. Gençliği dergi çıkarma telaşlarında, karakterli bir cemiyetin içinde geçmiş. Dinlemiş, konuşmuş, yazmış. İdealler bulmuş kendine. Heyecan duymuş bu idealleri savunmaktan. Dışarıdakileri hatta, şuursuz addetmiş. Kendi, şuurlu çünkü. Niye yaşadığının farkında!
İnsan ne ile yaşar be Âsım!
Profesör Âsım’ın profesörlük dönemi, talebelik döneminden fersahlarca uzakta seyrediyor. Artık Âsım, o ideal denen şeylerin birer gençlik hâlecanı olduğunu düşünüyor. Tatlı bir anı olarak kitaplığa koymuş, kapatmış defteri. Çünkü açtığında neresinin sızlayacağını bilmiyor. En iyisi, meşgule düşürmek alacaklı “dava”ları.
Âsım, defteri kapatmış kapatmasına… Lâkin bir İlhan var Âsım’ın küllerinden doğmuş. İlhan Âsım’ın sızlayan yeri işte. Neresinin sızlayacağını kestiremeyen Âsım’ın meğerse evladı sızlıyormuş.
Loş ışıklar var odada. Karşıki apartmanın uydu antenine erotik görüntüler akıyor havadan. Saat 3. Turnalar, rüyaları geziyor; var mı sevdiğinden haber bekleyen?
Ben o arsız İlhan oluyorum bu saatlerde.
Meselâ, bir sahne var aklımda… Mutfaktan gelen seslere uyanan Âsım, ayakta tıkınan oğlunu görüyor. Tabi şaşırıyor. İşin acısı, işin insanı kanatan yanı da bu: şaşırması. İlhân, “hilâli gördün mü baba?” dediğinde, siz beni bir düşünün. Hâlâ aynı “ben”i düşünün. Ben oyum işte. O mutfakta mahsur kalmışım. Hilâli gördün mü demek istiyorum bana şaşırana!
İlhan, yüzleri silinen bir neslin vicdanı. Bu nesil, belli bir nesil değil. Her an bu neslin yüzü olanlarını ve bu neslin yüzü silinmişlerini bulabilirsin. Hepsi bir arada yaşayabilir, mutual / parazit ilişkiler kurabilir ve bu hep olağan olarak görünebilir.
Âsım, geride mahzun bir mâzi bırakmıştı. Şimdi hayatına egemen olan konfor, keyif ve senfonik melodiler, o gerilerden gelen “ney” sesini epey bastırıyordu. Evet, o sahnede bilen bilir, bir de ney sesi vardı arkada. O sahne, Âsım’a hiç mi hiç bir darbe vurmadı. O İlhan’ın tedaviye ihtiyacı olduğu düşüncesine yöneliyordu.
İroni burada işte. Kim tedavi olmalıydı! Bu mu senin profesörlüğün be Âsım? Hem deminki soruyu bile cevaplamadın. İnsan ne ile yaşardı hani?
Veysel vardı ondan bahsetmedik. En son bir beldeye, reis olmaktan bahsediyordu. İlhan şaşırmamıştı.
Bizi şaşırtanlar var oysa İlhan! Bin tane Veysel gelip geçiyor ömrümüzden. Hep şaşırıyoruz, şaşırmaya devam ediyoruz.
Bu mudur sevgili Veysel’ler sizin aşkınız, sizin sebatınız, sizin vicdanınız. Bu mudur sizin Hayat Bilgisi testine verdiğiniz yanıtlar… Söyleyin Allah aşkına, ne oluyor sabit duran şeye. “Sebbit” yalvarışı Sezen Aksu şarkısı kadar mı etkiledi hayatımızı.
“Ben sende tutuklu kaldım…”
Sabit’e sabitlenmek varken etrafınızdaki tazıların oluşturduğu merkezkaça mı tutuldunuz nedir?
Beni İlhanlaştırmayın ne olur… Ne olur o mutfaktan size “hilâli gördün mü?” diye bağırmak istemeyeyim. Ne olur, bir gün sizi Âsım gibi yeşil sahalarda top koştururken görmeyeyim. Dışım değişti, içim aynı numarası Elidor’a has bir numaradır. Size gitmez bu.
Size söylüyorum, üşüdüğüm balkondan bağırarak. Sen duymasan da olur sefil pornocu. Ama sen duy, ey şehrimin göğü! Az sonra elimde hikâyem, tatlı bir uykuya dalacağım. İlhan’ın deniz kıyısındaki büyük imtihanını düşüneceğim. Fakülte talebesiyim işte.
Hâlâ mutfaktayım. İlhan gibiyim.
Yorumlar
Yorum to “Hep mi “Ya Tahammül Ya Sefer”?”
Yorum yazabilirsiniz
April 29th, 2010 @ 19:49
Bu hikayeye nasıl bir yorum yazacagını şaşırıyor insan yüreginize saglik …