Muhammed Cuma Tahiroğlu

dünya sürgününde…

Büyük Yalanlar

Posted on | 11.11.2009 | Yorum yazılmadı

Mustafa Armağan, söylemleri diğerlerine zıt da olsa tarz olarak yine bildiğimiz tarihçileri anımsatıyor. Tarihçi dediğimiz kişiler sanırım hep bu tarz olmak zorunda. Meslek icabı, bizim bildiğimiz şeylerin aslında bildiğimiz gibi olmadığını, bambaşka türlü olduğunu söylüyorlar. Teker böyle dönüyor anlaşılan. En doğru kelimesiyle, budur demek ki racon!

“Avrupa’nın 50 Büyük Yalanı” adıyla çok-satan raflara konumlanma güdüsü içerisinde. 2 km’den belli oluyor değil mi? Oldum olası bu iddialı başlıklara yanaşmamışımdır. Ancak burada konu ciddi, önümüzde tarih dersi var diyerekten bu başlığı yedim. Evet, 50 büyük yalan lafına tav oldum.

Kitap henüz bitmedi. Sürüyor. Aşağıda biraz “spoiler” içeren detaylar olabilir. Uyarmadı demeyiniz.

Avrupa’nın tanımını yapmaya çalışıyoruz ilk bölümlerde. Biraz Rasim Özdenören kitaplarındaki kavramların oturmayan zeminiyle iştigal ediyoruz. Sonrasında ver elini yalanlar.

Yalanlar peş peşe geliyor. Avrupa hakkında büyüttüğümüz, adına devrim, rönesans, aydınlanma veya kalkınma dediğimiz tarihin süsü olan olayların gerçek(?) yüzlerini okumaya başlıyoruz. Meselâ Magna Carta olayının nasıl tam tersi bir biçimde algılanıp onurlandırıldığını görüyoruz. Gözümüzde büyüttüğümüz Avrupa’nın ezikliğini ve aslında hiçbir şeye sıfırdan sahip olmadığını, hep aşırdığını öğrenerek kendimize güvenimizi tazeliyoruz. Tazeliyoruz, çünkü Avrupa öğrendiklerini de bizden öğrendi; kimden öğrenecek?

Bu kısımların abartarak sunulmasının hoşuma gitmediğini anlamışsınızdır. Ama hoşuma giden şey, Armağan’ın referans kullanımına çok dikkat etmesi. Bir laf savururken, dipnotu da peşinden savurması. Akademik bir titizlik göstermiş, tebrikler. Üstelik, önceki kitaplarından da hissettiğimiz edebî bir kaygısı var anlatımında. Her ne kadar böyle bir kitapta edebî sanatlara dalmak zor da olsa yer yer denemiş yazarımız. Başarısız demiyoruz, iyi olmuş.

Armağan artık Ortaylı, Bardakçı gibilerin olduğu A liginde top koşturan alternatif bir isim. Bu hâl de üzerine sinmiş durumda. Mustafa Bey’i gördüğümüzde, kitabın başından yeni kalkmış ve bir mola almış insan olarak görüyoruz. Araştırmacılığıyla Beşir Ayvazoğlu ile beraber müstesna bir yer işgal ediyor, yerli iklimde.

Bu kitabı, okuyucuyu gaza getirme tehlikesi içerse de dikkatli tüketildiğinde hoş ve aydınlatıcı bilgiler bırakacak cinsten:

Sanayi devriminin yaşandığı yıllarda İngiltere’de uyuşturucu maddeler neden yaygındır bilir misiniz? Fabrikalarda geçen uzun gecelerde çalışan anneler sevgili bebeklerini uyutmak için afyon bitkisi kullanıyorlardı da ondan.

Yedinci Kedi

Posted on | 06.11.2009 | 1 yorum

Crossing Over‘i izledim.

Tüm bu epik Amerikan filmlerinden öğrendiğimi pekiştirdim. Hıfzımı tekrar ettim.

Amerika yüce bir ulustur. Amerikan vatandaşı olmak, başarı ve fırsatlara açılan müstesna bir kapıdır.

Dünyanın geri kalan halkları, yani üçüncü dünya dediğimiz tayfa, bu kapıdan girmeden önce bir kere o elini indirmelidir.

İyi ki fimler var ve biz unuttuğumuz bu güzel gerçekleri hatırlıyor… ve biatımızı yeniliyoruz.

Operatör Çapkınlığı

Posted on | 16.10.2009 | Yorum yazılmadı

GSM operatörü seçmek, bu memlekette zor bir iştir. 3 operatör arasında en hesaplı tarifeyi arar durursunuz. Bir arkadaş, eşini sırf bu işi araştırmak için görevlendirmişti. Sonrasında güncel tarifeler üzerinden kendilerine göre en hesaplısını bulup tüm aileyi ona geçirmişlerdi.

Evet, bu büyük operatörler karşısında zayıf konumda olan tüketicinin kaderi hâline getirilmiştir. Biz kesemize göre bir tarife bakmağa programlandık bu yüce operatörler tarafından. Kitapları da öyle der bunların: herkes kârını maksimize etmek üzere hareket eder.  Kâr dediğimiz kavram, kapitalist algıda elbette paradan, parasal karşılığı olan bir faydadan başka bir şey değildir. Biz, yani dostlar sen, ben ve o, tamamen menfaatimize çalışırız.

Menfaatimiz, bizim tatmin noktamızdır.

Bir oyundayız, faraza. Çok basit bir oyun bu: stratejik karmaşıklıklara gerek yok. Bir köşede puanımız yazıyor. Oyunu kurgulayan el, sürekli karşımıza fırsatlar ve bombalar sunuyor. Biz o bombalara yakalanmadan fırsatları elde etmeye çalışıyoruz. O kadar da kolay değil. Bize fırsat görüntüsünde sattığı bombalar da var.

Ölümüne koşuyoruz bu menfaat yolculuğunda. Ya da koşturuluyoruz.

Söyleyin efendim, sizin de telefonunuza günaşırı teklifler gelmiyor mu? Hiç aklınızı çelen olmuyor mu? Meselâ hiç mi Fabrika’dan %20 indirimle takım elbise almak istemediniz? Ya da Kiğılı’nın mükemmel pantolonlarından ikinciyi güya bedavaya getirme fikri zihninizi okşamadı mı? Operatörünüz size, bu akşam 7′den sabah 8′e kadar bedava konuşmanız için kışkırtıcı bir teklif sunmadı mı? Kredi kartınızla yapacağınız bilmem kaç liranın üzerindeki 5 farklı alışverişle harca harca bitmez bir 30 liranın sahibi olmak kadar hoş ne olabilir? Bir mesajdan sonra bedava olacak 500 mesajla tüm akrabalarınıza ve ilkokuldan üniversiteye  tüm okul arkadaşlarınıza mesaj gönderebilirsiniz değil mi?

Etkileniyoruz, Ertuğrul Özkök gibi itiraf edin! Ve ne yazık ki bu gerçeği GSM operatörleri çok çok iyi biliyor.

Biz uyurken, işteyken, yemek yerken… o operatör şirketlerinin binalarında beyin fırtınaları esiyor serin serin. Her bir toplantıdan yeni bir olta projesi çıkıyor. Her içilen kahve ile yeni bir fikir peyda oluyor. Rekabet acımasız. Kahveler acı.

Benim halkım da uyanık, kendini garantiye almak ister tabî olarak. Üç operatörden de hattımız var abim. Üç tane telefon var yanımda; ya da şu Çin işi iki-üç hat çalıştıranlarla bu sayı iner aşağı. Hangisi ucuz ise o anda, seni ondan ararım. Hangisinde kampanya varsa, hemen kaparım.

Bir de haddinden fazla telefon taşımayan, yıllardır aynı hattı kullanan, numarasını ismi gibi benimsemiş müstağniler var. İlk aldıkları numaraya çakılmışlar ve operatörlerin elinde büyümüşler. Bu arkadaşlar için gereken coşku Devlet’ten geliyor: numara taşınabilirliği. Artık onları da bozabiliriz.

Yani artık, bir sevgiliden öteki sevgiliye geçer gibi… bir operatörden diğerine aynı numara ile üye olup menfaatimizin peşinde özgürce koşabileceğiz. Operatörler arasında o acımasız olan rekabet daha da acımasız artık. Kahveler ise hep acı.

Bu av ortamında en güzel taktik şu: eğer vuramıyorsan kafasını karıştır.

Kafası karışmış bir tüketici, bulunduğu yerde kalma, durumu koruma eğilimi gösterecektir. Çünkü hareketin ona bereket getirmeyeceği konusunda gizliden gizliye bir pompalama vardır.

Ya kafasını karışmamış zanneden çapkına ne demeli? Oltaların ucundakileri yiyerek beslenmeye çalışmaktadır. İpin üstünde yürümek gibi.

Hâsılı operatör seçmek zor bir iştir. Gelen mesajları göz ardı etmek zor bir iştir. O çılgın tekliflere “EVET” diye cevap vermemek için parmaklarınızı zor ikna edersiniz. Bir operatörde sebat etmek de zor bir iştir. Numara değiştirmek zor bir iştir. Devlet Baba sağolsun, numara 6 günde taşınıyor artık ama numara taşıdığınız için oluşacak sosyal tepkileri göğüslemek de zor bir iştir. Her gün gelen onlarca kampanya-varî mesajı yorumlayıp, “lan acaba üç kuruş için değer mi değmez mi” diye analiz üstüne analiz yapmak da zor bir iştir.

Neden sıradan bir iletişim, bu kadar zordur?
Neden bu operatörler bizi bu denli yormaktadır?
Neden sınırsız bir tarifeye geçmiyorum? Hiç olmazsa kafam rahat olur, işime odaklanırım?
Sevgili operatörüm… bir süredir diğer operatörlerden biriyle ciddi bir flört içerisindeydim. Şimdi seni bırakıyorum. Hayatta ve rekabette başarılar.
Sevgili müşterim… Daha karpuz kesecektik, nereye gidersin? Bak, sana ciddi bir teklifim var. Tek ayak üzerinde 5 dk. durup üstüne bir oturuşta 30 lahmacunu yiyebilirsen sana Kanaat Lokantası’ndan 2009 sonuna kadar her hafta bir dondurma ısmarlarım. Lâkin dondurmalar bir sonraki haftaya devretmez. Birleştirilemez. Başka birine, eloğluna yedirilemez, yalatılamaz. Dondurmalar yenilmiş gibi yapılıp ağızda bekletilemez.  Dondurmanın miktarını değiştirebilirim, tadını değiştirebilirim.
Aa olur be abi. Hem de ne güzel olur serin. Canım çekti şimdi.
Ötekinin işini iptal et, hele otur bakayım. (He he bir dondurmaya tav oldun be seni gidi çapkın!)

Bir yol buldum öteye geçerek gözlerinden

Posted on | 14.10.2009 | 3 yorum

Bir aile büyüğümüz, hikmetli bir insan, aramızdan ansızın ayrıldı.

Gördük ki sevilen insanların cenazesi coşkulu oluyor. Hüzün var, şaşkınlık var, gariplik var. Sanki daha anlatacaklarımız var.

Ama herkes, “master plan”ın karşısında kendi planını cüzdanına koymuş, giden dostuna ağlıyor.

Ne sevgililerin gidişini gördü bu gökyüzü… en sevgilinin de gidişini gördü. O gittikten sonra dünya, bir sürgün yeri olmuştu, hatırlamaz mısınız? O yüzden şâir uzatma bu sürgünü diye ağlıyordu.

Başka bir insan sevgilinin ellerine uzatıyordu elini ve ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm diyerek içimize serin sular serpmişti: ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm?

İnandık ki,

Bu gidişler gidiş değil, varış. Sürgünden başkentler başkentine varış.

Sevdiğimizin sürgünü bitti.
Sevdiğine, seve seve gitti.

PDA Şaşkınlığı

Posted on | 08.10.2009 | Yorum yazılmadı

“Gözlem evi”nden bildirmeye and içtik. Yine hayattan, içimizden… ama bu sefer “iş”ten bir gözlem. İş demişken, buraya “Godfather”daki o müthiş cümleyi almamak olmaz:

it’s business, not personal.

Tüketim baronları, harcamalarımızı iki ayrı kanalda toplamışlar: iş ve ev. Ev’i eğlence ile ikame edebiliriz. Alışverişiniz ya iş odaklıdır ya da eğlence odaklıdır. Olsun. Her ikisi de tüketim çarkının dönmesine yardım eder. Daha ufak kanallar söz konusu olabilir, eğitim ve kültür gibi. Ama bunlar yine ana kanalları besleyecektir. Eğitim, iş için tüketilir meselâ. Kültür, D&R mağazasına girip yerlerde sürünen AŞK romanını almaktır.

Bu sert girişi fazla uzatmayıp yazının ana eksenini oluşturan, iş insanlarının vazgeçilmezi PDA’lara gelelim. PDA’lar, kişiye bir sürü işinde yardım eden cihazlardır. “Personal Digital Assistant” gibi bir açılımının olması lâzım. Değilse de böyle oluversin.

Soyları çok eskiye dayanır. (Kitâbi bir tarihçe anlatmaktan çok kişisel deneyimimi paylaşacağım.) Ben, ilk olarak, bir yaz stajında beraber çalıştığım arkadaşımda gördüm. Elindeki siyah beyaz ekran Palm idi. Tuvalete gitmeden önce bir yazılım ile belli sitelerin içeriğini cihaza aktarıyor sonra da tuvalette onları okuyarak işi kolaylaştırıyordu. Şimdi gözümüze alelade gelen bu cihazın tek bağlantı imkanı üzerine bindiği istasyonu idi. Zavallı dilsiz.

Günümüzde ise rekabetçi tüm PDA’lar GSM, Bluetooth, Wi-Fi gibi gerekli gereksiz tüm iletişim “dil”lerini biliyor. Ceplerimize her biri bir yandan girmeye çalışan müzik çalar, mobil telefon, PDA, fotoğraf makinesi gibi ıvır zıvır her şeyi tek bir cihazda topluyoruz ve adı “akıllı telefon” oluyor.

Şaşkınlık nerede başlıyor peki?

Bir toplantı hayal edin. İnsanların ellerinde kocaman ekranlı, dokunmatikli, kalemmatikli akıllı telefonlar. Hepsi muhtemelen iş yerinin posta kutusuyla senkronize durumda. Takvim’leri de aynı şekilde, bilgisayardaki takvimle eş.

Toplantıda ise önemli ya da zırva bir konu var. Sonuçta, konu var.

Yalnız dinleyenler, konuşanı dinlemek yerine sürekli cihazlarını kalemleriyle “tap“liyorlar ya da parmaklarıyla okşuyorlar. Belli olmaz, önemli mektuplar geliyordur o anda. Kim bilir. Ya da yetiştirmesi gereken bir cevap vardır.

Mimikler ise dinamik. Gelen mektuplarda moral bozucu hâdiseler de olabiliyor doğal olarak. Sıkıntı veren ve iş yükünü artıran haberler. Ya da evet, olur ya, bir ikramiye haberi. Tüm bunlar insanın toplantıdaki ruh hâlini, mimiklerini etkilemez mi?

Sonra bir sessizlik. Ya da asistanında yüzen birine yönelen br soru!

PDA’dan başını kaldıran insan, uzun süre bilmem kaç inç ekrana bakmanın verdiği göz alışkanlığı ile toplantı odasındaki insanları ilk defa görüyormuş gibi tanımaya çalışıyor. Evet, hatırlasana, biz, demin girmiştik toplantıya. Beraberdik. Ama sen neredesin be Firûze?

Firûze hâlâ kendine gelemiyor. Gözlerinde Karadeniz dağlarının serin sisi var. Mahcubiyet var mı yok mu belli değil. Lâkin o şaşkınlık yok mu. İşte o şaşkınlık, insanoğlunun evrensel bir paydası hâline geldi dostlar: PDA Şaşkınlığı.

İşte bir teklif.

Şimdi o şaşkınlığınıza kurban ettiğiniz toplantıları yeniden organize edin. Outlook’tan “meeting” atarak değil, söz ile tertipleyin. Yanınıza ne diz üstü, ne el içi bir cihaz almadan… Sırf kendiniz olarak, kâhyasız, yardımcısız, asistansız. Olduğunuz gibi gidin şu toplantıya.

Bakalım Firûze, üzüm buğusu gibi miymiş?

Cemaat Fragmantasyonu

Posted on | 06.10.2009 | 5 yorum

Camilerle ilgili bir gözlemim var sevgili okur. Müsadenle paylaşayım.

Camilerde çok sık yaşanan kimi zaman doğal ama kimi zaman da arızî olan bir “fragmantasyon” durumu vardır. Buna biz kolayca anlamak için “cemaat fragmantasyonu” diyelim.

Cemaat, yerleşik âdete göre, bireysel kılınacak namazlarda caminin istediği bölgesinde konumlanabilmektedir. Bu cami içerisinde ciddi bir fragmantasyon oluşturur. Bu fragmantasyonun ilacı, müezzin efendini “kamet” adı verilen toplu namaz çağrısıdır. Az önce doğal karşıladığımız fragmantasyon, toplu namaz için arızî bir durumdur. Çünkü toplu namazda cemaat olabildiğince yakın, olabildiğince “kompakt” olmalıdır. Kamet, defragmantasyonu başlatır. Bireyler, piksellerin bir anlamlı resmi oluşturması gibi kamet boyunca süren bir hareket eşliğinde “cemaat”i oluşturur.

Bu fragmantasyon ve defragmantasyon çevrimi az katılımlı namazlarda genelde sorunsuz yürür.

Ancak çok katılımlı, Cuma, Bayram ve Teravih namazı gibi cami sınırlarını zorlayan namazlarda fragmantasyon hem cemaat hem de cami görevlileri için sıkıntı oluşturmaktadır.

Meselâ Cuma namazlarını ele alalım.

Cumâ günleri, cami etrafı adeta panayır yerine döner. Herkes eşini arkadaşını yanına almış, bir şeylerden bahsediyordur. Namaza geldik ama muhabbet berdevâmdır. Eleştirdiğimiz sanılmasın; güzel bir şeydir bu. Sosyalleşmeyi twitter gibi yerlere hapsettiğimiz günümüzde, cami bahçesinde sosyalleşmek, saygı duyulası bir harekettir.

Yalnız burada sizi odaklamak istediğim nokta, içeride vaizin konuşma yapıyor olmasıdır. Gördünüz mü kürsüdeki zâtı? Her hafta karşısına çıktığı cemaate bu hafta da manevi boyutlu bir meseleden bahsediyor. O da biliyor dışarıda, içeriden daha fazla kişi olduğunu. O nedenle, işin vurucu kısımlarını en sona saklıyor. Hangi sona?

Ezanın okunduğu  o ana. Yani artık tüm avlu sosyalleşmelerinin sona erdiği ve cemaatin “hadi artık bari camiye girelim” diyerek içeri daldığı ana. Cemaat, şanslı ise, azar yemeden bulduğu boş yere oturur. Şanslı değil ise, vaizin ezanı bekleyen ve sohbetten nasibini alamayan şaşkınlara birkaç sözü olacaktır. Afiyet olsun.

Peki, şimdi ne oluyor?

Bir noktayı geçtik. Bizim cemaatte camiden erken çıkma sendromu vardır, bahsetmediğimiz. Erken çıkan erken yol alır hesabı, cemaatin önemli bir bölümü kapıdan tarafta bulunmak ister ki namazın bitiş selamıyla beraber ayakkabısı elinde kapıdaki görevliye iki üç kuruş atabilsin. Evet, kapıdaki yardım toplayan görevliler bu atletik insanların en hızlılarından seçilir. Onu da farketmişsinizdir belki. Çünkü camiyi hızlı terkedenlerin de bağış yapma hakları vardır.

Nerede kaldık… kapıya yakın olma. Kapıya yakın olma ilkesi gereğince cemaat, ilerideki boşlukları değerlendirmez ve bizim meşhur “cemaat fragmantasyonu”nun temelini atar. Ezan okunduğunda cemaatin bir bölümü camiye giremez hâle gelmiştir. Neden?

Çünkü fragmantasyon ileri boyuttadır ve cami kapasitesinin yeterince kullanılamamasına neden olmuştur. “Cemaat, önler boş, ilerleyelim lütfen” gibi otobüslerdekine benzer sesler duyulur bu sıralarda. Belki de toplu namazların en gergin ânı budur. Eğer namaza niye geldiğinizi unuttuysanız bu gergin anlarda kavga bile edebilirsiniz. Sakın unutmayın lütfen. Neden geldiniz namaza?

Fragmantasyon cemaat içerisindeki görevliler ya da sivri liderler vasıtasıyla çözülemezse devreye vaiz girer. Hadi cemaat bir ayaklanalım ve tekrar yerleşelim der. Bu en gelişmiş defragmantasyon yöntemidir. Camideki cemaat sayısını neredeyse %30 artırır.

Bu defragmantasyon esnasında en büyük gerginlik, ilerlemek istemeyen bireylerle ilerlenmesini isteyen bireyler arasında baş gösterir. Psikolojik bir savaşın yaşandığı da olur. Kimisi çocuk gibi omuz silker, ilerlemiyorum diye. Diyorum ya, ciddi bir gerginliktir bu. İlerlemek istemeyen bireylerin amacı bellidir. Namaz bitişi, kapıya daha çabuk varmak. Camide kalan insanlardan daha azını rahatsız etmek. İlerlenmesini isteyenlerin nedeni daha basittir: herkes içeriye girsin, boş yer kalmasın. Bazıları, onlar da erken gelseydi diye çıkış yapabilir ama fazla ciddiye alınmaz bu serzeniş.

Neticede soğuk savaş biter, pozisyonlar belli olur. Herkes, kader çizgisiyle belirlenmiş o ufacık alanında Allah’la olan bağlantısını kuracaktır. Herkes az önceki gerginliği, laf çakan o ihtiyarı ya da çocuk gibi omuz silken top sakallı delikanlıyı bir kenara atmıştır.

Şimdi artık kendi başınadır insanoğlu. Ya da Allah’la başbaşadır. Bağlantıda sorunlar yaşanmıyor değildir. Bu sırada, kanal değişir. İş, aş, ev… Çıkınca nerede yemek yenecek? Arabayı bu sene değiştirsek iyi olur. Yeni model kuzular çıktı maşallah. Ya da şu fotbol işi. Transferler. Goller. Ya da sevdiğin kızın yüzü. Ay gibi parıldamadı mı itiraf et? Kışa nişan var, hazırlıklar, bilmem ne. Dünyanın derdi biter mi… dükkan ne oldu kim bilir? Kaç müşteri geldi, geri döndü. Acaba namaz vakitleri de açık tutsak mı bir bayan çalıştırıp? Esselaaaa…!

Aha. Namaz bitmiş, haberimiz yok.

Cemaatin bir anda eridiğini hissedersiniz. Ve bu da ikinci bir gerginliktir: Namaz kılanın önünden geçme ve geçmeme gerginliği.

Önünden geçmeyen gerilir. Çünkü kilitlenmiştir. Gidecek yeri yoktur. Ama saygısı ağır basar. Geçmeyecektir o adamın önünden. Arkasından dolaşmanın yolunu bulacaktır.

Yalnız bu genellikle imkansız olur. Hep birinin önünden geçecektir. En uzaktakinin önünden geçme eğilimi ağır basar. Fakat burada da önünden geçilen gerilir. Neden önümden geçiyor? Namazımı bozuyor? Allah’ım affet.

Aslında bu tamamen yersiz bir gerginliktir. Çünkü namaz kılanın önünden geçme, cami atmosferinde çok normal ve çok sıradan olmalıdır. Bunu Türk milletinin aklına kim soktuysa aynı şekilde ve derhal oradan çıkarmalıdır. Herhalde kimse keyfine cami içerisinde, cemaatin arasında kültür turu yapacak değildir. Ya kapıya ya da oturacağı bir yere gidecektir. Bunu saygısızlık olarak algılayıp güzelim canlarımızı sıkmaya ne gerek vardır efendiler? Aziz cemaat, size söylüyorum ne gerek vardır?

Sonra…

Câmi yeniden fragmante olmuştur. Bu artık istenen bir rahatlıktır. Kimisi, “Çabuk Çorba”cılar gitti de rahatladık gibi şöyle arkasına yaslanır: gözümüzden kaçmaz. Süreç işler, namaz nihayet bulur.

Son cemaat de çıkınca, cami görevlisi etrafı kontrol eder. Ses sisteminin kırmızı düğmesine sertçe basarak “tok” diye kapanış sesini işitir. Hadi iyi günündeyse, ortadaki tespihleri toplar, askılarına takar. Parçalanmış bir tespih bulur, cebine atar: diktirecek hânıma.

Işıkları söndürür. Cami kapısını kitler. Bir sonraki vakte kadar mabede bir sessizlik çöker.

Dakikalar evvel, boş yer için kalpler kırılan tüm yerler şimdi sessizliğindir.

Bilmez misiniz o da ibadet eder. O yüzden hiç sesi çıkmaz.

Urfa’nın Etrafı

Posted on | 01.10.2009 | Yorum yazılmadı

Güneydoğu şehirlerini pek bilmem. Maraş’tır memleketim ama Anadolu’yu Maraş’a kadar görmüşümdür. Yalnız 2 senedir bu peygamber şehriyle, Urfa ile muaşakamız var.

Urfa…

Urfalı insanlarda, Doğu’nun mistik damarlarının hâlâ dipdiri olduğunu hissedebilirsiniz. İnanç çok kuvvetli. Bazen kör de olsa, kâvi, sert. Bu geneli inançlı insanlar çok da misafirserver. Size sofralar açarlar, sofralar dolusu gönüllerini sererler önünüze.

Şehir küçüktür. Bir ucundan diğer ucu, Kadıköy-Maltepe arası kadar en fazla. Belki de daha küçük. Hava alanı yolunda yeni bir Urfa inşa ediliyor. Buralar pahalı, sakinleri paralı. Ama eski Urfa’da, fakirlik çok be abi! Eyyub peygamber’in makamında ne kadar dilenci çocuk var öyle!

Şehrin en güzel ve en uğrak yeri halil ibrahim peygamber’in adıyla anılan yer: balıklı göl. balıklar var, su var, cami var, çay bahçeleri var. Sıcak urfa’nın ağaçlar altında serinleten yeri. Gidip bir menengiç içiverin; benden.

Bizim ülkemizde her şey tam anlamıyla güzel olmadığı ve güzel kalmadığı için çok müteessirim abi. Urfa’nın balıklı gölü ne kadar güzel ise, içindeki peyzaja ne kadar uğraşmışlarsa girişindeki manzaraya da o kadar tükürmüşler. Rezil bir otopark, rezil bir giriş. çöplerin arasından, peygambere varış…

Hikâyesi çok bu memleketin. Kıyafeti, yemeği, konuşma ağzı… şehr-ine münhasır. Şu güzel anadoluyu gülüyle ve çöpüyle sahiplenebiliyorsanız, Urfa da sizindir.

Türküsü, “gezme ceylan bu dağlarda” der fakat siz gidin, gezin. Zaten sizin olan bu şehri seattle kadar, san fransisko kadar sahiplenin.

Spam’in de Hesabı Sorulacak

Posted on | 09.09.2009 | 2 yorum

Sevgili okurum,

Ben oldum olası bu “spam” insanlarının karakterini anlamaz idim. Birkaç yıldır sair yayınlarıma düşen yorum spam’leriyle iyice çileden çıkmış durumdayım.

Düşünün. Bir programın ve bir botun yapması imkansız yorumlar geliyor. Sürekli. Aynı adreslerden veya farklı adreslerden. Ama bu ne azim. Bu ne coşku.

Yani bu insanların spam gibi bir amaçlarının olmadığını bilseniz bunları geri zekalı zannedeceksiniz. Evet, o derece geri zekalı! Nereden mi çıkarıyorum bunu?

Bakın bu yazıya. İçinden bir kelime seçin. Ya da seçmeseniz de olur. Sonra yoruma “çok hoş vallahi. bunu evde deneyim” yazın, gönderin. Resimli kontrolleri de azmedin, geçin. Zeka geriliğine yeterli bir delil değil midir bu?

Dünyanın en salakça, en gerzekçe “spam” çeşidi olarak görüyorum bunları. Hayır, bakın robotlarla yapılanlardan bahsetmiyorum. Bizzat bir insanoğlu’nun makine başına geçip blog’lara ağzını yaya yaya yorum yazmasından ve bu yorumlarla abuk site adresini reklam etmesinden bahsediyorum.

Yok iki üç güzel ama yalan lafla akredite olacak sonra da basacak spam’i. Kim yerse artık.

Bu nasıl karaktersizliktir! Nasıl bir midesizliktir. Ne kadar beddua ediyorum biliyor musunuz bu internet sülüklerine. Mail spam’i filan artık hikâye oldu bunların yanında.

Ama bilsinler ki bu işin de bir hesabı var. Tablonun en son satırında bir “sum” alınıyor farkettiyseniz.

Sultan Ahmet’teki Vaziyeti Sultan Ahmet Görmesin!

Posted on | 07.09.2009 | 1 yorum

Sultan Ahmet Camii ve önündeki park bu sene, Fatih Belediyesi’nin girişimiyle ‘şenlenmiş’. Turistler, İstanbul’u gezmeye gelenler için çok cazip mi görünüyor bu şenlik bilmiyorum. Fekat ben, Sultan Ahmet’in bu kaos hâlini görünce “neden geldim istanbul’a” türküsüne geçiyorum.

Akşam gitmek istemiyorum. Gündüz hiç istemiyorum. Sultan Ahmet buranın vaziyetini gelip görsün de isemiyorum. Tüh!

2002 Ramazan’ıydı galiba. Şu anda Koç bünyesinde çalışan Arif arkadaşımla turlamıştık buraları. Fakülte talebesiydik. Sağlık Kültür dairesinden aldığımız maaşımızlan, (75 tl idi sanırsam) düşmüştük Sultan Ahmet yoluna.

Ne yaptık ettik çok hatırlamıyorum. Ama dönerken bir fırtınaya yakalandık. Tam Sirkeci’deki köşeden dönmüştük ki fırtına daha da azdı ve muvakkat bir yüz felci geçirdik. İkimizin de suratı “not responding”e düşmüştü. Kendimize gelip vapurun sıcacık şefkat dolu kollarına koştuk.

Unutulmaz bir Sultan Ahmet günüydü. (Desem de komple unutmuşum.)

Ütopik Twitter Projem: Talk2Twit

Posted on | 05.09.2009 | 3 yorum

Web 2.0 evangelistleri kadar bu konulara sarmasam da az buçuk anlıyorum ve twitter için birkaç laf hazırladım.

Twitter… şu anda tüm dünyada tuhaf bir şekilde alaka gören web sitesi. Herkesin bildiği gibi basit bir web uygulaması. Ama etkisi dalga dalga yayılan bir güce sahip. RSS’den sonra, kurumsal web sitelerinde görmeye başladığımız ikinci “ikon”.

Düşünüyorum… Şirketler neden twitter’da hesap açarlar? Çok basit: PR (halkla kopuk ilişkiler) ve modern ifadesiyle marketing. Teknolojik trend’leri yakından takip ediyorum hesabı da var tabi, misal Turkcell.

Şirketleri, organizasyonları anladık.

Peki insanlar neden önceleri “canım sıkılıyor..” veya “akşama ne yesem” gibi iç seslerini şimdi de bookmark’larını (absürd URL kısaltmalarıyla) yazdıkları bu ortama bu kadar bağlandılar? Nedir bu ilkellik Allah aşkına?

Madem siz bu kadar iç sesinizi içinize atıp twitter’dan kusma heveslisisiniz; ben de sizin için bir projeyi hayal edeyim.

Talk2Twit.

İsim tamam. Güzel bir logo tasarlanacak. Erkan‘a yaptırırız sitesini, lokum olur.

Peki projenin içeriği ne?

Talk2Twit telefona, bilgisayara yüklenen bir uygulama olacak. Sürekli mikrofon üzerinden sizi dinleyecek. Doğal olarak dijital işaret işleme ve ses tanıma teknolojilerini içerecek. Sizin yakınmalarınızı, of-puflarınızı, geyiklerinizi ve dahi küfürlerinizi özel bir şekilde algılayıp twitter’a girecek. Peki konuştuğunuz şeyin twit’lenebilmesi için ne yapacaksınız? Bir anahtar söz olabilir başında… meselâ “cik”. Yani:

- cik akşama karetta karetta yiyesim var

ya da

- cik yılmaz özdil’in yeryüzündeki işlevi nedir?

deyince, Talk2Twit otomatik olarak lafınızın cik’ten sonraki 140 harflik kısmını alacak ve gerekli yerlere arama anahtarları yerleştirecek. Hatta gerekirse bahsettiğiniz şeyin bir site olduğunu anlayıp sona kısa link basacak. Sonra da tüm dünyanın merakla beklediği twit’inizi yayınlayacak!

İşte bu.

Böylece hem kendi kendinize konuşmayı unutmamış hem de twitter cücüğünüzü ihmal etmemiş olacaksınız. Ya da havaya savurduğunuz samimi küfürler, anında twitter sayfanıza düşecek ve boşa enerji sarfetmemiş olacaksınız. (Küfür adresini kolaylıkla bulabilecek.)

Söz ff’den dışarıdır. Sürç-ü twit ettiysek affola.

« go backkeep looking »
  • Neredesiniz?

    Son derece şahsî bir web günlüğündesiniz. Yazanın kim olduğunu merak ederseniz, buyrun. Yazılanlar ne kadar enteresan olursa olsun, muharririnden başka hiçbir kişi ya da kurumu enterese etmez, etmemelidir.

  • Ara