muhammed c. tahiroğlu

seçkin bir kimse değilim

Windows’un Tablet Hâli: WOA

Bu ifadeyi Şubat sonunda daha çok duyacaksınız. Ancak şimdiden birçok şey belli oldu. Gizem perdesinin büyük bölümü aralandı. Microsoft, şok etkisi yaratmasın diye sanırım, bir iki haftalık alışma süresi tanıdı. 

Ben de sizi alıştırayım:

  • WOA (windows on ARM), Windows 8’in tablete özel sürümü.
  • WOA, sadece üçüncü taraf için WinRT’ye göre yazılanları destekliyor.
  • Mevcut x86/x64 uygulamalarınız, kesinlikle WOA’da yani tabletlerde çalışmayacak. (Tabletlere girmek için Metro’ya binip Windows Store’dan geçeceksiniz.)
  • WOA’da Office15 var ve klasik masa üstü tarafında çalışıyor.
  • Ancak Office15, temasla kullanıma göre ve ARM mimarisine göre optimize edilmiş
  • Office15 içinde Outlook yok.
  • Outlook yerine sanırım özel bir WinRT uygulaması, Metro tarafında olacak.
  • Klasik masa üstünde IE10 da olacak fakat hiçbir şekilde plug-in desteği içermeyecek. Yani Windows tabletlerde, ne Flash olacak ne de SilverLight.
  • MS’in //Build/ konferasında dediği “biz tablet ile PC’yi ayrı şeyler olarak düşünmüyoruz” söyleminin son derece politik olduğunu görüyorsunuz.
  • Doğru olan şu: MS tablette de PC’de de NT Kernel’ini kullanacak şekilde Windows’u modifiye etti. 
  • Microsoft, elindeki platformların yükünden kurtulmak ve tek bir platformun üzerine daha modüler yapılar kurarak devam etmek istiyor. 

Bir ilginç öykü var. MS’in ARM üzerindeki çalışmalara başladığı tarih, ilk iPad’in Steve Jobs tarafından anonsundan önceye denk düşüyor. Çok önemli bir ayrıntı olarak sosyal camiaya bu haber pompalanıyor.

Bence çok önemli bir ayrıntı değil. Hatta bunu konuşmak ayıp. Bir şeyin tasarlandığı, AR&GE’sinin yapıldığı tarihler, elbette o şeyin anonsundan önceye denk gelir değil mi? Zamanda yolculuk yapamıyorsak bu böyledir. Bu hesapla iPad de ben doğarken AR&GE’si yapılan bir ürün olabilir. Kaldı ki Apple blog’ları da adını hatırlayamadığım bir Pixar çizgi filminde, yıllar önce, iPad-vâri bir cihazın kullanıldığını söylerdi. 

Bu öykü sahipleri lütfen, fotoğrafların bilinçli koyulmuş EXIF’lerinde define aramak yerine, yeni Windows tabletleri ne zaman elimize (ya da “kolumuza”) alıp kullanacağımızı söylesin. 

29 Şubat’ta, Barselona’daki Mobil Dünya kongresinde, en azından bir dananın (ya da boğanın) kuyruğunun kopmasına şahitlik edeceğiz.  

Mutfak ve Muvaffak

Başarı varsa rekabet vardır diyebilir miyiz? 

Piyasaya sürülen ürünlerin, rakipleri arasından sıyrılıp başarılı olduklarından bahsedersek, meselâ bir öğlen yemeği sohbetinde, kulağa abes gelen hiçbir şey olmaz. 

Ama yediğimiz yemeğin, içtiğimiz çayın ya da bir dilim baklavanın “başarılı” olması da nereden çıktı son zamanlarda? Aklımı kurcalayan bir konudur bu. Beş saniye içinde yok olacak bir baklava, acaba neyi başarmıştır? Lezzetli olmayı mı? Taze olmayı mı? Buram buram fıstık kokmayı mı?

Eğer başarı, lezzete dair bir niteleme ise, hiç kasmayıp “çok lezzetli” desek daha münasip olmaz mıydı? Çünkü lezzet, doğrudan o nesneye ait bir nitelik. Üstünde sakil durmuyor. 

Başarı ise biraz gülümsüyor, sanki ha?

O hissetiğimiz başarı acaba kime aittir? Yemeği yapana mı, çayı demleyene mi, baklavayı açana mı? Bir kişiliği, kimliği olmayan, şânı olmayan, adı olmayan, nâmı yürümeyen, gelip geçici bir mâmülün acaba hangi başarısından söz edersiniz?

Meselâ, “iPad başarılıdır” dediğinizde darılmam. Çünkü kendisi yaşayan bir üründür. Kimliği vardır, adıyla kafamızda oluşturduğu bir algı vardır. Hakikaten kendinden menkul varlığıyla, kendi hanesine yazılacak bir başarı kazanacağını düşünebilirim. 

Ama dün içtiğiniz çorbanın başarısı, bence, çorbanın başarısı değildir. Olsa olsa, çorba, ortaya konmuş bir başarının muvakkat bir sonucudur. 

Zannımca, “başarı odaklılık” telkinlerini biraz fazla kaçırıyoruz. O da dilimizde, günlük konuşmamızda dışa vurmaya başlıyor. 

Bir sebep daha geliyor aklıma. Acaba nesnel değerlendirme kaygımızda bir aşırılık olabilir mi? Tekrar şu meşhur çorbaya dönersek… çorbayı “lezzetli” olarak nitelediğimizde, gayet yoğun bir “öznellik” basmış oluyoruz ifademize. Buram buram “ene” kokuyor. Sorun mu? Bence değil. O kadar da hakkımız olsun. Ya “başarılı” dersek? Artık verilere dayalı, hayli bilimsel, hayli maddeci bir yargıya varmış oluyoruz. Öyle bir çorba ki bu deniz kenarındaki Toriçelli de içse, aynı başarıyı konuşacak. 

Bence sevgili okur, çoğu zaman hissettiğimiz, metrikten önce gelir. Kod değil ki bu. Çorba.

Amazon.com, Yeryüzüne İlk Dükkanını Açıyor

Dünyanın online alışveriş hocası ve sevilen esnaf abisi Amazon.com, sanaldan fiziksele doğru olan akıma kapılmış ve önümüzdeki aylarda Seattle’a ilk dükkanını açacakmış. 

Türkiye’de buna benzer başarılı örneği E-Bebek ile gördük. İnternet sitesi ile iyi belirlenmiş bir alana dalan E-Bebek, sonradan dikkat çeken bir mağaza zinciri oluverdi. Adında hâlâ elektroniğin “E”si olsa bile artık asıl ciroyu dükkanlardan yapıyordur diye düşünüyorum. 

Elektronik ticaret ile klasik ticaretin arasında gizemli bir ilişki var. Her ne kadar, elektronik ticaret, diğerinden pay alıyor olsa bile, aslında kendi alanını genişletiyor. Bu konularda tam, net bir yargıyı kimse söyleyemiyor. Diyemiyor ki şu sektörde, elektronik ticaret hareketleniyor, şu sektörde geriliyor. 

Bizce sevgili okur, asıl espri, sizin tüketici ile sıkı bir bağ kurup, onunla karşılıklı rıza ilişkisi içerisinde hareket etmenizde yatıyor. 

Eğer bu noktayı kaçırmazsanız, elektronik ticaret de yapsanız, klasik ticaret de yapsanız, voleyi vuruyorsunuz. Müşterileriniz de sizi tercih etmekten memnun kalıyor. Hiç “memnun müşteri” kadar değerli bir potansiyel olur mu? 

Ufak bir örnek vereceğim: Vatan Bilgisayar. Çok iyi bildiğiniz bir teknoloji mağazası zinciri. Yolunuz düşüp mutlaka bir şeyler almışsınız buradan. Hatta sırf buradan indirimli almak için Finans Bank’ın işe yaramaz kartını aldığınız da olmuştur. Vatan’ın diğer teknoloji mağazalarına göre çok önemli bir avantajı var: internet sitesi.

Vatan aslında online alışveriş tarafını da güçlü tutmaya çalışan bir firma. İnsanlar, Vatan’dan online alışveriş yapmasa bile, dükkanını tercih etmeye daha meyilliler. Çünkü biz müşteriler, hep en günceli, en doğruyu isteriz. Bu nedenle sık sık güncellendiğini bildiğimiz, hissettiğimiz bir internet sitesine bakmak isteriz. Vatan, internet sitesiyle, ilk baktığımız adres olabiliyor. Ayrıca, klasik dükkanları aracılığıyla da kargo beklemeden alabilme fırsatı sunuyor. Yani, seçme imkanımız var. Bu nedenle, Vatan’a bakmadan geçmiyoruz. Bimeks ve Teknosa gibi zincir mağazaların online alışveriş sistemlerini kullandınız mı hiç? 

Dediğimiz gibi, müşterinin kalbini kazanmak istiyorsanız, ya elektronik ya klasik demeyeceksiniz. Her yerde onunla olduğunuzu hissettireceksiniz. Farklılığınızı, hizmet verdiğiniz her “kanal”da sürdüreceksiniz. İnternet siteniz berbat, dükkanınız güzel olmayacak. Hepsi güzel, hepsi alımlı olacak ve hepsine sizi siz yapan detaylar koyacaksınız. 

Son olarak… Sitenize Flash animasyonlar koymayı bırakacaksınız. Biraz uyanık gezeceksiniz. 

Görünüşte ticarete ait pek çok kural değişse de ben bu işin hâlâ esnaflık ve profesyonellik arasında bir yerde durduğunu iddia ediyorum. 

Windows Phone 8’in Keli Gözüktü; SilverLight Musalla Taşında

İmamın nasıl bilirdiniz sözünü söyleyeceği gün yaklaşıyor. Büyük heyecanlarla sunulan ve zengin internet aplikasyonları yazanları hakikaten peşinden koşturan, güzel mi güzel logolu SilverLight, bitkisel hayata girmiş oluyor. 

Kısaca, son gelen gayri resmî haberlere göre Microsoft, Windows Phone 8’de, Windows 8 çekirdeğini (MinWin) kullanacak. İçinde SilverLight, sadece geriye uyumluluk için olacak. Platform artık başka platform. Yine bir yazımızda dediğimiz gibi (kaçınılmaz olan) yani masa üstü Windows 8 ile telefon olan Windows Phone 8’in birleştiğini görüyoruz.

Ne demiştik ey okur hatırlar mısın:

Ben kendi tahminimi ya da temennimi ileteyim. 

Windows Phone 7’nin tüm API’sini WinRT’ye taşısınlar. Yeni Windows Phone uygulamaları, WinRT API’si üzerine yine XAML/C#/C++ ile yazılsın. Mevcut uygulamalar çok basit bir şekilde XAML değişikliği olmadan, kod dosyalarında ufak modifikasyonla WinRT’ye taşınabilsin. XNA uygulamalarını da bir şekilde halletsinler, onu da ben düşünmeyeyim. Tüm bu geçiş sürecinden sonra elimizde tek bir SDK kalsın. O da WinRT. İstersek C++ ile Windws Phone uygulaması yazalım ve performansın dibine vuralım. 

SilverLight’ın cansız bedeni yere serildiğinde, Windows Phone da Windows 8 ile birleşmiş, yek vücut olmuş olacak.

Gelen yeni habere göre, Windows Phone 8’de asıl uygulama geliştirme tarzının WinRT ile olacağı gün gibi âşikar. Çünkü adamlar, Windows Phone 7.5 uygulamalarının tam uyumlu çalışacağından bahsediyorlar. Bir şey geriye uyumlu çalışacaksa, o zaman bir de “yeni” var demektir. İşte o “yeni”, SilverLight değil, WinRT’dir. Windows 8’deki API’lerin çoğu Phone 8’de de olacak ve uygulama geliştirme modelleri de birebir aynı olacak. İsterseniz C++ ile hâlis muhlis (native) Windows Phone uygulamaları da yazabileceksiniz. Belki de bu geçişlerde sizin için en şahane şey, kaybolmayan XAML tecrübeniz olacak. XAML ile nereye gitseniz, ekmek yiyeceksiniz.

Microsoft’un doğru yolu bulduğunu düşünüyorum ama elindekileri bir çalkalaması gerekiyor. Neticede 2012, geliştirme platformlarında yaşanacak sarsıntılarla geçecek. Sağ kalmaya bakın! 

Bir yandan merak ediyorum… SQL Server 2012 çıkıyor diye telaşlanan veri tabanı yöneticisi veya programcısı var mıdır? 

Biz İstanbul’un kara yenilişini seviyoruz. O da diğerleri gibi bir şehir ve kar yağdığında çocuk gibi masumlaşıyor.

Biz İstanbul’un kara yenilişini seviyoruz. O da diğerleri gibi bir şehir ve kar yağdığında çocuk gibi masumlaşıyor.

Ufak tefek şeyler

Zihnime ara ara çalınan, ama hiçbir zaman müstakil bir yazıya konu olamayacak, cılız mı cılız, sefil mi sefil şeyler… 

  • iTunes dünyanın en rezil, en nâhoş programıdır. Windows kullanıcısına eziyet etmek için yazıldığı belli. Apple’ın etik olmayan bir stratejisinin ürünü bu program, Windows kullanıcısını, Mac OS’a davet ediyor. Sorarım bu adamlara? Neden bir Windows programını Windows için “native” derlemiyorsunuz? Performansı ve kararlılığı yerlerde sürünsün diye mi? Sürekli bir hayalet diye dolaşsın diye mi? 
  • Yabancı filmlerin Türkiye’de çekilen sahnelerinde neden hep bir yerlerden ezan okunuyor? Bunun son örneğini “Tinker Tailor Soldier Spy”da gördük. Adamlar özellikle nokta atışı yapıp, sabah ezanını seçmişler. Sonra başka Istanbul sahnelerinde bir süre daha ezan duyduk. 2011’de çekilen film bile bu klişeye sahip çıkıyor.
  • Neden Android‘den uzağım? Oysa ne güzel, açık kaynak kodlu, paylaşımcı, katılımcı, her şey serbest! Android’in var olmasını gerekli buluyorum. Böyle bir işletim sistemi olmalıydı. Zaten kendisi ihtiyaçtan doğdu denebilir. Apple’ın ümüğünü sıktığı mobil platformdaki nefes deliğini Android açtı. Ama ey okur, Android’in varlığını desteklemem, kullanıcısı olmamla farklı bir şey. Ben nihayetinde basit bir kullanıcıyım. Elime aldığım cihazın, benim sihirli parmaklarım değmeden de çalışabilmesi lazım. Bana en güvenli, en sınırlı ve en kararlı mobil dünyayı sunması lazım. Genişleme noktalarından sündürme meselesine, bunlar sağlandıktan sonra gelmemiz lazım. İşte Android, daha baştan sündürülebilir ve hatta sünmüş bir şekilde geliyor. Cihaz çeşitliliği, firmware sürüm çeşitliliği, üreticilerin modifikasyonları, geliştiricilerin dağınıklığı vs. Hepsi aslında bir güç olsa da aynı zamanda bir zafiyet. Android’de her şey bedavaymış? Eğer buysa sizi bir platforma teslim edecek espri, buyrun. Yok benim gibi başka şeyler arıyorsanız, orası uygun bir kapı değil. Size iki yol öneriyorum. İlki iOS. İkincisi Windows Phone. Bilmiyorum farkında mısınız, 2012, Windows Phone’un yılı olacak gibi. Nokia’nın bir sonraki olgunlaşmış cihazının iPhone 5’le kafa kafaya çarpışmasını izleyeceğiz. 
  • Bir yetkili, Kartal Eğitim Araştırma Hastanesi’nin misafir otoparkına el atsın lütfen. Kendimi Musul’da, Necef’te falan hissediyorum. Ayrıca, kantinindeki Köfte görünümündeki linyit atıklarını umarım hemşehrilerim yemiyordur. 
  • Eczane‘lerin ABD’de olduğu için marketlerin içine girmesi gerekiyor. Antin kuntin ecza’lar için “nöbetçi eczane” aramamalıyız. Zaten reçetesiz satılan ilacı ne diye eczane görevlisinden istiyorum ki? Gidip deterjan ya da tuz ruhu gibi market rafından alayım. Buna hazır değil miyiz gençler? 
  • Vosvogen, Almanya’nın orta sınıf araç markası. Bilindik hikayedir, bilirsiniz, bizim burada lüks bulduğumuz arabaların orada taksi olarak kullanıldığını. Tamam, bu kısmı geçelim. Bu firmanın TR’de sunduğu donanım paketleri her aklıma geldiğinde sinirimi kaldırıyor. Bir ithalatçı düşünün ki, otomatik klima ve hız sabitleyici gibi temel insan haklarından olan iki özelliği, C segmentindeki en üst seviye donanıma koyuyor. Yakışmıyor Ferit usta.
  • Tivibu üzerinden her TV açışımda, ki bu genelde üç ayda bir oluyor, oradaki dünyadan habersiz olmanın ne büyük rahatlık ve ferahlık olduğunu tekrar anlıyorum. Cehâletin keyifli yanları da oluyor böyle. Eskiden istediğin şekilde TV izlemeyi, hayata ait vazgeçilmez bir konfor olarak görürdüm. Askerdeki çoğu erin hayali de odur sorsanız: ayağını uzatıp TV izlemek. TV, gün geçtikçe soğuduğum ve bana artık yakın olmamasını dilediğim bir varlık artık. Elimden gelse, üzerime üşüşmüş, gözle göremediğim lüzumsuz TV ve FM dalgalarını, verici istasyonlarına geri göndereceğim. Ana akım gündemden kopuk olmak, ne büyük bahtiyarlık efendim, ne tarifsiz bir özgürlük.  
  • Köpekler, neden mahallelerine gelen diğer köpeklere karşı öfkeyle havlıyorlar? Koca sokaklarda nasıl bir mülk kanununuz vardır ki orayı paylaşamıyorsunuz. Dahası yabancı köpeğin hiç mi yerleşim hakkı yok? Ya geçerken uğradıysa… Ortalığı velveleye vermeye ne lüzum vardır a köpekler. Her sabah sizin hesaplaşmanızın ortasında kalıyorum ve bıktım şu mahalle baskınızdan.

Guantanamo'da Yedi Sene...

1 ay önce -

Google-Geçirmez Olmak

İzlediğim bir filmde, “google-proof” deyimini duydum. Medyadan elemanlar, araştırdıkları bir kişinin geçmişini bir türlü öğrenemediklerini söyleyip yakınıyorlar ve hiç bu kadar google-proof adam görmediklerini söylüyorlar. 

Yani google-geçirmez.

İnterneti kullanmak diye bir ayrıcalık, hava, caka ya da fiyaka kalmadı günümüzde. Boyumuza kadar TCP/IP’ye batmış durumdayız. Huzeyfe‘nin yıllar önce çok ferasetli bir projeksiyonla marka yaptığı gibi neredeyse hayat, IP’nin sırtında akıyor (live over IP). 

Bu bataklığa, varlığımızdan bıraktığımız her detay, aleyhimize kullanılabilecek bir delil olarak stoklanıyor. Haberimiz olsa da olmasa da. 

Web’in yeni eğilimi, modası olan “sosyalleşme”, aslında sizden önemli bir taviz ya da imtiyaz istiyor. O da sizin tüm mahremiyetiniz.

Dünyadaki birçok start-up, kullanıcılarının mahremiyetleri kendilerine emanet etmesi üzerine bina ediliyor. 

Düşünün bakalım, Türkiye’de kaç alış veriş sitesine, sırf alış veriş yapabilmek için TC kimlik numarası verdiniz? 

Siz yapmadınız ama sizin enişteniz, dayınız, çocuklarınız, yeğenleriniz… Facebook’ta soy ağacınızı sermedi mi ortalığa? Anne kızlık soyadı gibi bir bilgi, artık çok mu gizli? 

Vehamet var derken biz bu denli…

Kimi insanların, “benim düşmanım yok ki”, “beni kim niye araştırsın” ya da “verdiğim bilgileri zaten herkes biliyor” gibi argümanlarla kendilerine mahremiyet sınırı çizmediklerini görüyoruz. 

Kötü örnekler anlatmaya gerek yok. Musibet gelmeden, nasihatı dinlemek lazım.

Size önerim arada bir, kendi adınızı, e-mail adresinizi, şahsınıza ait özel bilgilerini, anonim biçimde aratın. Sizin hakkınızda istemediğiniz / mahrem / yalan bir bilginin olup olmadığını kontrol edin. Bulursanız, o içeriği kaldırmak için mücadele edin.

Üyelik isteyen sitelere her zaman takma isimler, yanlış doğum tarihleri ve kişisel olmayan bir e-mail adresi kullanarak üye olun. Takma isimleriniz, internette hiçbir yerde size işaret etmesin. (Adınız “bilal” ise takma adınız “bilo” olmasın.)

Ya da daha güzeli üçüncü taraf kimlik doğrulama hizmetleri kullanın. Örneğin yalandan bir Facebook hesabı alıp, Facebook Connect ile çoğu siteye girebilirsiniz. 

E-mail olarak GMail kullanın, iki adımlı doğrulamayı mutlaka açın.

Topluma mâl olmuş ya da toplumun malı (bildiğiniz “mal”) olmuş bir şahsiyet değilseniz, kişisel zevklerinizin, beğenilerinizin, sosyal etkileşimlerinizin, lokasyonunuzun, genel internet kamu oyu için inanın hiçbir ehemmiyeti yok. Kendinizle ilgili ipucu verecek şeyleri kesinlikle kamuya açık hâle getirmeyin. (Çok basit örnek… bir çok sitede en sevdiğiniz film gibi abuk güvenlik soruları var. Kamuya açık yazışmalarınızı takip eden birisi, bu bilgiyi kolaylıkla bulabilir ya da tahmin edebilir. Kezâ, en sevdiğiniz kuzeninizi bulmak, bir Google mühendisi için zor olmasa gerek.)

Güvenlikte sevdiğim bir “pesimistik” yaklaşım vardır. Her şeyi baştan reddedersiniz. Sonra gerekenlere müsade edersiniz. 

İnternete kendinizi sunarken de böyle davranın. Baştan reddedin. 

Google-geçirmez olun… anıtınızı diksinler.

Fukaranın Ultrabook’u

Şu an nefes kesen tasarımları, incecik LED panelleri, hızlı diskleri ve metal gövdeleri ile bir ultrabook sizi cezbetmeye başlamadı ise… köye yerleşip ördek besleme zamanınız gelmiş demektir. 

Ultrabook’unuz yok diyelim. Kısa bir zaman içinde de olmayacak. Lâkin elinizde eski tarz, takoz bir dizüstü var. Bu takozu uçurmaya ne dersiniz?

Sunacağımız çözümün ilk etabı, DVDROM’u sökmek. Sonra yerine aynı kızak ile uyumlu bir disk yuvası takmak. Tabi içine bir de afili bir SSD almak. 

Bu çözümle, takoz bilgisayarınıza SSD öpücüğü kondurmuş ve performansını ciddi ölçüde artırmış oluyorsunuz. 

SSD’yi sevin.

Trend ile Tren Arasındaki İlişki

Hayatta her saçmalığı savunacak birisi, mutlaka bulunur. Böyle bir laftı sanırım. Avni Çetinkurt’un yıllar önceki Geyik Şatosu‘nda görmüştüm. 

O günden beri bu lafın taraftarı ola geldim. Paradoks bu ya, ben de bu lafı savunur oldum.

İsyanım dağlara değil, isyanım ovalarda, düzlüklerde yaşayan şehir insanının kendine put yaptığı değerlere. Teenage kızların sevgilisi bir şair abinin dilinde, “değersiz değerler”e.

Önceden televizyonlardı bu putların önde gideni. Üniversite çağımı hatırlıyorum. Her sabah, bir önceki akşam izlediği yerle yeksan rezillikleri anlatan adamlar olurdu etrafımda. Televizyonun, kumanda ile enjekte edilen bir uyuşturucu olduğunu anladığım, idrak ettiğim yıllardı. 

Akıllı adamlar, her gün televizyonda, kendilerinden daha az akıllı adamları izleyip, bir sonraki güne muhabbet çıkarıyorlardı. 

Yıllar geçti. Televizyon putu, yerine internet putunu koydu. Şimdi televizyonlar, “internette en çok paylaşılan…” başlığı ile geçiyor haberlerini ya da geyiklerini.

Akıl dolu anlarımızı, şimdi internette tüketiyoruz. Yaptığımız iş, daha az akıllı olduğunu gördüğümüz insanları izlemek, konuşmak. Ve eğlenmek. 

Eğlenmek için geri zekalı şeyler arıyoruz. Eğlenmemiz için Ozan Güven’in bar çıkışında muhabire küfür etmesi gerekiyor. Eğlenmemiz için bir grup vahşinin kedi köpek yakması gerekiyor. Eğlenmemiz için bir şarkıcının boyundan büyük laflar etmesi gerekiyor.

Ana akım dediğimiz halbuki ana akım olmayan geri zekalı akım olan medya, internet siteleri, gazeteler… hepsi bu erozyon ve korozyona katkı sağlamayı görev biliyor. 

Malesef, Twitter denen şey de bir ana akım temsilcisi olmuştur. Erozyondaki büyük katkıları nedeniyle, onun “Trends” dediği yer, uzak durmamız gereken bir yerdir. Twitter, önden giden putlar arasında yerini almışken; Trends de onun hipnoz aracı olarak görev yapmaktadır. 

Lafa diyez’le başlayamayın. Neyle başlayacağınızı biliyorsunuz.